8 Haziran 2017 Perşembe

Yeni Doğan Bebeklerde Yaşanan Köprücük Kemiği Kırığı Ve Tedavisi

Annelik duygusu bebeğinizi karnınızda hissettiğiniz o ilk gün oluşuyor. 9 ay karnınızda çok değerli bir varlık olduğunu bilip, oturuş-kalkış hatta yürüyüşünüz dahi değişiyor. Nedeni ise çok açık 'ona bir zarar vermeyeyim...'
Bebeğini çok hassas şekilde taşırken, rutin kontrollerde dahi en ufak bir değerin yükselmesi yada düşmesinde çok büyük sarsılıp, panik oluruz.
Ve o kutlu gün, karnında bağ kurduğun yavruna kavuşma günü...
Nihayet 40 hafta hayalini kurduğun senin bir parçan olan yavruna kavuşmuş ve kokusunu doya doya içine çekebilirken. Birde öğrenirsin ki. Doğum sırasında bebeğine zarar verilmiş köprücük kemiği kırılmış!.. Zaten lohusa olduğun için buluttan nem kapar halde iken, bebeğinin köprücük kemiği kırılmış. Üstelik bu kırık doğum doktorun yüzünden olduğunu öğrenince, resmen üstünden koca bir kova kaynar su dökülmüş gibi acı hisseder ve ne yapacağını şaşırır. Evde matem havası estirirsin. 9 ay ona bir zarar gelmesin diye nerde ise yan yatıp, uymayı dahi kendine yasaklarken. Bebeğin, doktorunun hatası yüzünden köprücük kemiği kırılmış...Ben bu duygularla kah doktoruma kızıyor, kah kendime kızarken, aklımı nerde ise kaybetmiş durumda idim. Olaylardan benim kadar etkilenmeyen eşim. Evimizde tek aklı selim insan olarak köprücük kemiği kırığı araştırmasına girmiş. Ve öğrenmiş ki fazla büyütülmemesi gereken bir kırık olduğunu. Tabi sen bunu gel de taze anne olmuş, lohusa kafalı bir anneye anlat...

Yeni Doğan Bebeklerde Yaşanan Köprücük Kemiği Kırığı Ve Tedavisi

Doğumda yaralanma neden olur?

Normal doğumlarda bu tarz yaralanmalar. Her 1000 çocuktan 5'inin başına gelebilen bir olaymış. Nedenleri ise: Bebeğin kilo olarak büyük olması sebebi ile rahimin bebeğe dar geldiği durumlarda bebek oksijensiz kalmasın diye bebeğin köprücük kemiğini kırıp rahimden çıkarırlarmış. Çünkü bebek oksijensiz kaldığı zaman ya ölür yada beyin özürlü olma riski olduğu için.

Doğumda nasıl yaralanmalar olur?

Kafa şişme,kafa tasında kan birikmesi, kafa tası kırıkları, köprücük kemiği kırılması, burun kemiği kırılması, eklem zedelenmeleri gibi... yaralanmalar oluşurmuş. Bu yaralanmalar bir hekim kontrolünde tutulup, kolaylıkla atlatılabilen yaralanmalarmış. Ben diğer yaralanmaları bilmiyorum ancak 50 gün önce yaptığım doğumda o 1000 çocuktan 5'inin arasına kızımın sağ omuzundaki köprücük kemiği kırılması sebebi ile girdim. Şimdi de sizlere neler yaşadığımızı ve süreci nasıl atlattığımı kısaca anlatmak istiyorum.

Köprücük kemiği kırığı olduğu nasıl anlaşıldı?

Kızım 17 Nisanda dünyaya gözlerini açtı. Gece doğum yaptığım için  geniş yelpazeli bir bebek doktoru kontrolü yapılmamış. Ancak öyle kaygılanacak bir durum olmadığı için kızım ile birlikte doğumhaneden odamıza getirildik. Çok şükür en korktuğum olaydan, doğum olayından kurtulmuştum. Artık derin bir nefes alıp, içten bir 'ohhh!' çekebilirdim. Ve çektim de....

Halbuki nereden bilirdim ki sabah gelen çocuk doktoru kontrolünde alacağım bir haber ile sevincim kursağımda kalacağını. Sabah doktor muayenesinde bebeğimin röntgeninin çekilmesi gerektiğini söyledi. Ben 'neden?' diye sorduğumda ise 'Korkulacak bir durum yok. Sadece bir şeyden şüphelendim. Emin olmak için' dedi. Tabi ben yine her doğum yaptığımda yaşadığım aykü düşüklüğü yaşadığımdan olsa gerek şüphelendiği şeyin ne olduğunu dahi sormak aklıma gelmedi. Ve aklıma hiçbir şekilde kötü düşünce gelmeden bir teknisyen ile gidip, kızımın röntgenini çektirdim. 

Sonuç çocuk doktoruna gidince; doktor kızımın sağ omuzundaki kırıktan emin olmuş ve 'birde fizik tedavi doktoru görsün' diye not düşmüş. Fizik tedavi doktoru o gün yoğun olduğu için bizim odaya gelememiş. Ertesi gün gelen çocuk doktoru ile kızımın omuzundaki köprücük kemiği kırılmasını öğrendim. Ve şok oldum... 

Köprücük kemiği kırığı olan çocuklara ne uygulanmalı?

Aslında hiçbir şey uygulanmıyor. Sadece fizik tedavi doktorunun dediğine göre sağ kolunu göğsüne koyup, o şekilde fazla sıkmadan kundaklanması gerekiyormuş. Tabi birde kıyafeti giydirirken sağ kolundan, çıkartırken de sol kolundan başlanması gerekiyormuş. Henüz çok küçük olduğu için öyle büyük insanlarda yaşanan kırık acısını o hissetmezmiş. Bu söz beni biraz olsun rahatlatmıştı. Çünkü çocukluğunda çeşitli yerleri kırılmış biri olarak kırık acısının ne kadar acı olduğunu çok iyi bildiğim için. 'zavallı yavrumun o acı ile nasıl baş edecek' diye çok korkmuştum.

5 günlük iken ortopediye götürüp, tekrar röntgen ve doktor kontrolü yaptığımızda kırığın halen tutmadığını. Ancak en geç 1 aya tutacağını. Bu tarz kırıklar bebekler için kokulacak bir durum olmadığını öğrendim. Çünkü benim bebeğim sağ kolunu gayet normal şekilde hareket ettirebiliyordu. Bu iyi bir şeymiş. Çünkü bebeğin köprücük kemiği kırılmış. Ancak sinirleri zarar görmemiş. O yüzden evham yapıp, korkmamıza gerek yokmuş. Bebeğimin sinirlerinin zarar görmediğini öğrenip, biraz daha rahatladım. Ama tabi ana yüreği yinede öyle rahat durmuyor. Sürekli korkup, üzülmeye ve içten içe kendini suçlamaya devam ediyordu...

Ve 1 aylıkken yine tekrar kontrole götürünce çekilen röntgen ile gördük ki kemik tutmuş. Çok şükür ki kızım artık kurtulmuş... O gün sanki üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi hafifleyip, eve ağzım kulaklarımda döndüm...

Not: Bu yazıyı yazıp bloğumda bulundurmak istedim. Çünkü. biliyorum ki benim gibi bebeklerinde doğum yaralanması yaşayan analar ilk anda çocukları gibi sorun yaşamış ve bu olayı atlatmış 1. kişi kaleminden dökülmüş yazılar okumak istiyor. Nede olsa damdan düşenin halinden damdan düşen anlarmış. Bunu bildiği için onu en iyi anlayan başka bir annanın başından geçen doğum yaralanma ve iyileşme hikayesini okuyup, öğrenmek istiyor. O sebepten bu yazımda burada dursun. Umarım bir anneye dahi olsa ferahlık verip, rahatlatabilirim...

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Gözleri Bozulan Tokideki Ses

Merhabalar sevgili okurlar,

Benim lise yıllarında fark edip, ilk başta GÖZLÜK TAKMAYI güzel birşeymiş gibi düşünüp. Doktorun: ''Göz numaran 0,25 ile 0,75 sana dinlendirici yazacağım'' demesi ile çok sevinip, büyük bir hevesle aldırdığım gözlükleri 1,5 sene zar zor takıp, sıkılmıştım.

Sonrada göz doktoruma: ''Gözlük yerine, lens takmak istediğimi'' söylemiştim. (o yıllarda lens takımı yeni yeni moda oluyordu.) Göz doktorum: ''Bana, lense hiç bulaşmamam gerektiğimi; ama illaki ben lens takmak istiyorum desende lensi de yazabileceğini'' söylemişti. Tabi gençlik ve ergenlik yılları olunca. Hiç kimsenin sözünü tutmak istemiyorsun. Kafana bir şeyi koyduysan illaki onu yapacaksın yoksa, diğer türlü kurtlanır-sın :) Ayyy şimdi yazarken düşündüm de; ben Emir için dik başlı bu çocuk, kime çekmiş diyordum. Bu çocuk bana çekmiş ya!..

Ihım ıhım konuyu dağıtmadan kaldığımız yerden devam edelim. Doktorum lens kullanmakta ısrarlı olduğumu görünce lens yazmıştı. Tabi bu lens Seffah lenslerden... Lens takmakta hiç öyle düşündüğüm gibi olmadığını kullanarak bizzat test edip, anlamış ve yine 1 sene yada 1,5 sene kadar zar zor takıp; lens kullanmayı da bırakmıştım.



Nede olsa göz numaram o kadar büyük olmadığı için, benim için pek problem arz etmiyordu. Gözlüksüz ve lenssiz üniversite okudum... Evlendim... Ve hatta iki tane oğlum oldu. Onların gözlerinde problem oldu. Onlar için zaman zaman üzülüp, kahır-landım. Sonra çocuklarında daha büyük sağlık problemleri olanları görünce, kendi çocuklarımın haline şükredip, kahırlandığım için kendimden utandım. Gibi aylar, yıllar geçti gitti...

Daha ki bu seneye kadar. Bu sene yolda iken uzaktaki tabelaları okuyamadım. Televizyon izlerken, uzaktan televizyonda ki kişilerin yüzlerini tam seçemez oldum. Hatta sokakta bir tanıdık ile karşılaşınca (en kötüsü de o) o tanıdık yaklaşana kadar yüzünü seçemediğim için, doğal olarak sanki bir yabancıymış gibi tepki verince; her önüne gelen bana: 'çok havalı, burnu havada' diye düşünmeye başladı.

Bu şekilde örnekleri çoğaltılabilir... Durum iyice vahimleşince; geçen hafta çocukların rutin göz kontrollerinde bana da randevu aldık. Göz doktoruna girmeden önce göz ölçümü yapıldı. Sonrada doktor muhanesi yapıldı. Ve sonuç: Gözlerimden biri 1,25 diğeri ise 1,50 olmuş. Ayrıca nur topu gibi 0,75 de astigmatım olmuş.

Lise yıllarımdaki gözlük ve lens takma anımı bildiğim için doktorumuzdan hemi gözlük reçetesi, hemi de lens reçetesi yazmasını istedim. Gözlüğümü hemen göz polikliniğinin yanında ki optikten sipariş verip, aldım. Lens içinde hangi marka lens ve hangi renk lens (evet bu sefer renkli lens istiyorum) siparişi vermek konusunda biraz araştırma yapıp, daha sonra almayı düşünüyorum.

Not: Bilgisayarın karşına geçip, bu yazıyı yazmadan önce gözlüğümün fotoğrafını çektim. Daha sonrada gözlüğün camını silip, gözüme takıp. O şekilde yazı yazmayı düşünüyordum. Nede olsa gözlük camlarım bilgisayarın zararlı ışınlarına karşı koruyucu özellikli camlardan. Görelim bakalım gözlerimi nasıl koruyacak... Diye söylenirken; koruduğunu göremeden gözlüğün altındaki ince, şeffaf pilastik gibi bir şey koptu... Evet cumartesi 1, pazar 2, bugün 3 demeden gözlüğümün çerçevesini kopardım. :(

Efe benim bu halimi görüp: ''Anne daha dikkatli olman gerekiyor, öyle sık sık silmemen gerekiyordu. Bak gördün mü kırdın'' diyor...

Eee nede olsa tecrübe yaşla alakalı değil. Kuzum gözlük kullanma konusunda benden daha tecrübeli. Ondan öğrenecek daha çok şeylerim var, anlaşılan.... 

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Çocuklarda Büyüme Ağrısı

Çocuklarda Büyüme Ağrısı

Emir'in en büyük hobisi; hatta hobisi olmaktan daha çok arzusu, iyi bir futbolcu olmak... Kuzumun bu arzusu bazen o kadar abartılı oluyor ki, bıraksan sabah akşam yorulmadan top peşinde koşacak... Onun o halini gördükçe analık hormonlarım ağır bastığı anlarda, ona bir şey olacak, sakatlanacak diye çok korkuyorum. Çünkü futbol oynadığında görüyorum ki ondan yaşça ve bedenen büyük çocuklar ile de top oynuyor. Allah korusun ya ayağına çok sert vururlarsa, ya top suratına çok sert çarparsa, ki gözünde gözlükte olduğu için neler olabileceği ihtimali aklıma gelince dahi afakanlar basıyor. :( diye sürekli bir tedirginlik halindeyim... :(

O yüzdende oğlum mahalle maçlarına giderken ya da arkadaşları ile futbol oynamaya giderken kimler ile oynayacağını, oynadığı kişiler arasında ondan büyük çocukların olup, olmadığına varana kadar en ince ayrıntısına kadar sorar. Eğer tatmin olacağım cevaplar alamazsam gitmesine izin vermem. Benim bu hareketime çok sinirlenir ve baba-oğlu bana: '' Ne biliyorsun oğlunun büyük bir futbolcu olmayacağını, belkide sen bu şekilde onu engelleyerek onun geleceğine mani oluyorsun, Arda'nın annesi de senin gibi oğlunu arkadaşları ile top oynamaya göndermeseydi; bu kadar büyük bir oyuncu olmayacaktı'' diyerek bana sözle baskı yapıyorlar. Bazen onlar beni yenip, oğlumun top oynamasına izin vermek zorunda bırakırken, bazende ben onları yenip, o gün top oynamak yerine hep birlikte başka bir şey yapıyoruz... gibi...

Tabi oğlum top oynamanın zorlukları olan dizlerini kanatma, bacaklarında morarma gibi fiziksel aksiliklerde yaşıyor. Bu gibi durumlarda genellikle tentürdiyot ve buz gibi ufak tedaviler yaparak geçiştiriyordum. Ki zaten zamanında 'hangimizin dizi kanamadan ve bacakları morarmadan büyüdük ki!' diye düşüyordum.

En son bir ay önce gece uykusunda ağlayarak uyanana kadar. Uykusundan: ''bacağım ağrıyor!'' diye bas bas bağırarak uyandığını görünce; '' Eyvah bacağını, top oynarken sakatlamış'' diye hemen korktum. Onun, o iki gözü çeşme ağlar halini gören babası da korktu. Ve hemen en yakın acile götürdük. Tetkikler ve muayene sonucu; çok şükür ki hiçbir şey olmadığını öğrendik. Peki neden bu şekilde bacaklarının ağrıdığını sorunca da doktor bize: ''Yaşı itibari ile kas ağrısı yani bizim anlayacağımız şekilde büyüme ağrısı olabileceğini söyledi.'' Ki zaten biz doktora götürdüğümüz zamanda ağrısı çoktan geçmiş ve sakinleşmişti. Doktor büyüme ağrısı deyince zaten biz hemen kendi çocukluğumuzu hatırlayıp, o ağrıların ne meret bir ağrı olduğunu hatırlayıp, sakinleştik.

Büyüme Ağrısı Nedir?

Çocuklarda büyüme ağrısı, 3–12 yaş arasında çoğunlukla bacaklarda, gece ve akşamları, uykudan uyandıracak şekilde yoğun olan bir ağrıdır. Bu ağrı bazen birkaç dakika sürebilir, bezende birkaç saat. Nedeni bilinmeyen ağrılardır... Eklem yada kemikte olmayan bu ağrı kas ağrısı gibidir. Genellikle fiziksel aktivite sonrası görülür. Kimi zaman günlerce ağrı hissedilmez, kimi zamanda sık ağrılar olabilir.

Büyüme Ağrısının Tedavisi

Bu ağrının hiçbir şekilde tedavisi yok. Bu şekilde çocuk bacağım ağrıyor diye huysuzlandığında hemen bacağına masaj yapın ve sıcak bir havluya sarıp, sıcak uygulayın. O zaman bir müddet sonra geçiyor. Biz genellikle Emir'in bacaklarına biraz masaj yaptıktan sonra ütü ile ısıttığımız ılık havluyu ağrıyan yere sarıyoruz. Bu şekilde yapınca genellikle Emir: ''ohh be! Geçti...'' diyor.


Eğer çocuk yürürken topallıyorsa, ağrı ile birlikte ateşi varsa, eklemde şişlik ve kızarıklık varsa mutlaka doktora götürmelisiniz.. Çünkü bu belirtiler büyüme ağrısından değil. Allah korusun başka bir sebepten dolayıda olabilirmiş....

Hoşça kalın.

24 Mart 2016 Perşembe

Çocuklarda El Ayak Ağız Hastalığı

Geçen hafta Efe okuldan gelince, akşam yemeğini dahi yemeden uyumak istedi. ''anne çok yorgunum uykum var. Karnım aç değil. Sonra yesem olur mu?'' dedi... Hemen ateşine baktım bir şey yok. Öyle burnu filan de akmıyor. Öksürükte yok...
'Herhalde okulda çok koşturdu da ondan yoruldu' diye düşünüp, uyumasına izin verdim.
Bir saat sonra yanakları kıpkırmızı olarak uyandı. Hemen elimi alnına koyunca, ateş gibi yandığını hissettim. Ateş ölçer ile ateşini ölçtüm. Ateşi 37.8 derece olduğunu görünce; hemen ateş düşürücü bir şurup içirdim. Sonrada ılık duş yaptırdım. Ilık duş yaptıktan sonra ateşi biraz düştü.
Ama aradan bir iki saat sonra yine ateşi yükseldi, sonra düştü derken o geceyi ateş nöbeti ile geçirdik.

Çocuklarda El Ayak Ağız Hastalığı

Ertesi gün ateşi düşmüş ama, üzerinde halsizlik olduğunu da görünce, ''her halde mevsim değişikliğinden dolayı hastalandı'' Diye düşünürken; ağzının kenarında bir kaç tane sivilceye benzer, su çiçeğine benzer kızarıklıklar görünce. ''amaninnn oğlum su çiçeği geçiriyor!'' dedim, demesine; ama hemen aklıma küçükken geçirdiği su çiçeği geldi. Ve ''Nasıl yani, bu çocuk su çiçeğini geçirdi ki?'' diye düşünüp, hemen doktora koştum.

El-ayak-ağız hastalığı nedir?

Doktora gittiğimizde; doktor muayeneden sonra:

 - Su çiçeği çıkaran bir çocuk tekrara su çiçeği çıkarabilir. Ama Efe su çiçeği çıkarmıyor. Efe de son yılların moda çocuk hastalığı olan; el-ayak-ağız hastalığa yakalandığını söyledi....

 - Neee, o nasıl bir hastalık mış, moda mı. hastalığın modası mı olurmuş ya? diye doktorun suratına gözüne far tutulmuş tavşan gibi şaşkın şaşkın bakarken.

Doktorumuz gülümseyerek. Bu hastalık 2012 yılından itibaren Ülkemizde görülen bir hastalık olduğunu söyledi. Özellikle 10 yaş ve altı çocuklarında sıkça görülen bir hastalık olduğunu. Bu hastalığın Suriyelilerin getirmiş olduklarını düşündüklerini, anlattı...
El-ayak-ağız hastalığı ilk ateş olarak başlayıp, boğaz kızarıkları ile devam edermiş. O yüzden bu hastalığı grıbel enfeksiyon ile karıştırmamız çok normalmiş. Daha sonra Vücudun avuç içleri, ayak tabanları ve ağız kenarlarında su çiçeğine andıran; ama su çiçeğinden biraz daha küçük kırmızı döküntüler çıkarmış. Ki zaten bende ilk bu kızarıkları görünce su çiçeği sanmıştım.


El-ayak-ağız hastalığının nasıl tedavi edilir?

 -Tamam hastalığın tespitini ve ismin anladım. Ama ya tedavisi ne?

Diye sorunca öğrendim ki; bu hastalığın özel bir tedavisi yokmuş. Bu hastalığa çocuk ilk tutulduğunda ateş yaptığı için, ilk günlerde normal ateş düşürücüler kullanmalı. Daha sonra ise döktüğü kızarıklıkların sebep olduğu kaşıntıyı azaltmak için losyon kullanılabilir. Ama kullanılmazsa da olur. Bu tamamen çocuğun o hastalığı geçirdiği duruma göre değişir. Çocuğun döktüğü kızarıklar fazla ve çok kaşıntı yapıyorsa kullanılır. Ama yok benim kuzum gibi fazla döküntüleri yoksa kullanılmasa da olur. Hastalık bir hafta içinde geçiyor. Vücudunda ki kızarıklar ise kuruyarak yerine kahverengiye andıran bir lekeye bırakıyor. Şuanda oğlumun hastalığının son durumu, doktorun dediği şekilde kızarıklar kurumuş halde... Sakın endişelenmeyin, o şekilde de kalmıyormuş. Zamanla o lekelerde kendiliğinden gidiyormuş.

El-ayak-ağız hastalığı bulaşıcı mı?

Evet bulaşıdır. Bu hastalık solunum yoluyla, tükürükle, yakın temasla ve dışkı yoluyla bulaşırmış. Ki zaten öğrendim ki bu hastalığın belirtisinden olan Efe'nin sınıfında 4 çocuk daha varmış. Bu hastalığa yakalandıklarını düşündükten sonra çocuklar için rapor alıp, okula göndermedik. Yoksa diğer türlü tüm sınıfın yakalanma riski vardı.
Bu hastalığın en etkili korunma yolu; hijyen. Çocuklara özellikle okulda iken sık sık ellerini yıkamaları için uyarmalıyız. Yoksa kirli elini ağzına götürdüğü takdirde bulaşırmış.

Bir antin kuntin isimli, hastalığa daha yakalandı kuzum.... Allah'ıma çok şükür ki sorunsuz bir şekilde, bu hastalığı da atlattık. Bu postu yazma gereği hissettim. Çünkü bu hastalık bulaşıcı ve yaygın olduğu için sizlerinde kreşe ya da okula giden çocuklarınız varsa, yakalanabilir. Yakalanınca çok korkulacak bir hastalık olmadığını bilin ve korkmayın diye...

Hoşça kalın.

26 Ağustos 2015 Çarşamba

YOĞUN BAKIMDA YATAN EBEM İÇİN

YOĞUN BAKIMDA YATAN EBEM İÇİN
Hayat insanın önüne neler sunup; neler alacağı hiç belli değil... İki gün önce şen şakrak gülerek hayatımızı devam ederken, pazartesi günü yüksek tansiyondan kaynaklanan kısmi felç geçiren babaannemin üzücü haberi ile hayatımız resmen tepe taslak ters döndü. İki gündür evde ne çocuklar ile ilgilenebiliyor, ne yemek yapabiliyor, hatta ne uyuyup, nede rahat nefes alabiliyorum. Resmen evin duvarları üzerime üzerime geliyormuş gibi hissediyorum.

Yoğun bakımdan yattığı için görmekte mümkün değil. Amcam: ''sen gelme gelirsen de göremezsin. Ben hasta hanede başında duruyorum. İnşallah yoğun bakımdan çıkınca gelir. Ve görürsün'' diyor.  Evde her dakika elimde Kur'an-ı Kerim okuyup, bol bol ebem için dualar ediyorum. [Allah'ım ben onu ikinci annem olarak; hatta annem öldükten sonra öz annemin yerine koydum. Millet anneler günü kutlar ve annesinden bahsederken ben her anneler gününde ebemin, anneler gününü kutlayıp, ondan bahsettim. Memlekete gezmeye giderken dahi ebemi göreceğim diye sevinip, ayrılırken de ebemden ayrılıyorum diye ağladım. Şimdi ona bir şey olursa ben ne yaparım. Ebem benim için anne duygusunu yaşadığım ve hayata tutunduğum tek dayanma bağımdı. Oda giderse ben ne yaparım. Elbette her şeyin en iyisini sen bilirsin. Benim yakarışım sana bir asilik değil. Sadece çok sevdiği insana bir şey olursa neler yaşayabileceğini düşünen aciz bir kulun yakarışı. Onu bizim başımızdan eksik etme. Tekrar eski sağlığına kavuşmasını sağla.... (amin) ]

Not: Bu yazı bugün amcamı aradığım zaman; ebemin bugünde yoğun bakımdan çıkamayacağını; ama durumu kötüye değilde iyiye gittiğini öğrendiğim bir anda -evin içinde dört dönerken- sakinleşmek ve durulmak maksatlı yazılmış bir yazıdır. Okuyanlar ebemin sağlığı için dua ederse çok mutlu olurum...

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Erkek Çocuklarında Sünnet Yaptırma Ve Problemleri

Erkek Çocuklarında Sünnet Yaptırma Ve Problemleri
İlk erkek çocuğu annesi olduğum anlarda hiç aklıma gelmediği için; sünnet konusu hiç gündemimize dahi gelmemişti. Daha ki oğluşum 4 yaşına girdiği günlerde küçük tuvaletini pipisinin bir kaç yerinde iğne deliği gibi delikten zar zor tuvaletini yaptığını görene kadar. Onun küçük tuvaletini yaparken zorlanışı bir problem olacağı endişesi uyandırınca hemen soluğu çocuk cerrahiye de aldık.
Gittiğimiz doktor sorunun BALANİT diye bir hastalık olduğunu; bunun çözümününde çocuğu sünnet yaptırmak ile geçeceğini söyleyince; sünnet meselesi aklımıza geldi. Ve ''Sahi ya bu çocuğun daha sünnet meselesi var'' diye düşünüp. Hemen doktorumuzdan randevu alıp, en kısa sürede sünnet yaptırdık.

Biranda oldu bittiğe geldiği için sünnet yaptırıldıktan sonra neler yapmalıyız, sünnet sonrası ne gibi zorluklar bizi bekliyor... gibi konular hakkında hiç bir bilgimiz yok. Araştırmaya daha doğrusu düşünmeye hiç fırsat olmadan hemen oldu, bittiye gelmişti.

Sonuç olarak ise; bizi çok zorlu vede geç iyileşen bir sünnet sonrası zaman atlattık. Bir kere oğluşumun pipisindeki sargıyı hemen iki gün sonra çıkarılacağını bilmediğimiz için enfeksiyon kaptırmışız. Onun içinde pansuman yaptırmak zorunda kaldık. Tabi pansuman işlemi oğlum için tekrar bir acı ve zor bir dönem oldu. Oğlumun ağrılarının azalması için ağrı kesici içirileceğini bilmediğimiz için o ağrıları çekmesini ve tüm ağlama ve bağırmalarını bizzat yaşadık. Hatta pipisine krem sürme olayından dahi korktuğumuz için bir kere krem sürdük isek; iki kere sürmedik. gibi...

Bu şekilde hemen hemene 15 gün oğlumun sünnetini iyileşmesini bekledik.... İlk oğlumun bu zorlu sünnet iyileşmesini beklerken Efe henüz bir yaşında idi... O sebepten hep içimden ''daha aynı zorluğu Efe'de de yaşayacağım'' diye geçirip, sünnet yaptırma işlemine korkarak yaklaştım.

Tabi bu korku esnasında da boş durmayıp, sürekli babası ile birlikte araştırdık. Bir çocuk kaç yaşında sünnet yaptırılmalı? Sünnet olmadan önce çocuk nasıl hazırlanır? Sünnet olduktan sonra kaç günde iyileşir ve sünnet acısını en az şekilde atlatması için neler yapmalıyız? gibi aklımıza takılan tüm konuların cevabını öğrendik. O sorular içinde ilk soru olan sünnet yaptırma yaşı olarak. Uzmanlar ilk yıllarda yapılmasını öneriyor. İlk yılları geçirdi iseniz de 6 yaşından sonra yaptırılması öneriliyor. Biz ilk yılları geçiren grup içinde yer aldığımız için 6 yaşını bekledik. Ve altı yaşına geldiği zamanda yaz mevsimi en uygun mevsim olacağını kararlaştırıp, 21 temmuz günü saat 9.30 da sünnet yaptırdık.

Sünnet öncesi ve sonrası neler yaptığımızı ve ne kadar süre zarfında iyileştiğini de bir başka yayında paylaşacağım...

Hoşça kalın...

7 Nisan 2015 Salı

KANSER HASTALARINA UZAYLILAR GİBİ DAVRANMAYALIM

Merhabalar,
bloggerler paylaşıyor bloğuna; kanser haftası için bir yazı yazdım. BU yazımda kanserli bir hastaya nasıl davranılması gerektiğini başımdan geçen bir olayı örnek vererek anlattım. 

Kanserle savaş haftasında hiç olmazsa bu hastalığa dikkat çekilip, tedbirler alınmalı. Çünkü bu hastalık öyle küçümsenecek
tarzda bir hastalıktan ziyade; çok büyük tehlikeli bir hastalık...

Kanser hastalığı günümüzde o kadar çok yaygın ki bütün dünyada her yıl 10 milyon
dolayında kişi bu hastalığa yakalanmakta, bu hastaların 7 milyon kadarı ise
hayatını kaybetmektedir. İnsan vücudunda değişik yerlerde kanser meydana
gelebilir. En sık görülen kanser türleri arasında akciğer, mide, gırtlak, kalın
bağırsak kanserleri gibi kanserler bulunur. Kadınlarda ise özel olarak meme
kanseri en sık görülen kanser türü olarak bilinir. Önemli olan bu hastalığa yakalandıktan sonra kurtulmaya çalışmak yerine yakalanmadan tedbirler alıp, yakalanmaya fırsat dahi vermemek gerekiyor... 2012 yılında da paylaştığım bir yazımda bu kanser hastalığına yakalanmamak için alınması gereken önlemleri yazmıştım. İsterseniz buradan okuyabilirsiniz...

Sağlıklı ve huzurlu ömürler dilerim...

Hoşça kalın.

4 Mart 2015 Çarşamba

BİR KLASİK ANNE KÜL KEDİSİ HİKAYESİ

Bizim evde hasta olan kişiler pohpohlanır \her istediği yerine getirilir\ o günlerde sevdikleri yemekler pişirilir... Yani anlayacağınız hayat onun etrafında dönmeye başlar... Babamız vede kara kuzumuz bu kış mevsiminde en az 3 er kez hastalanınca, onlara hizmet etmek Efe ile bana düştüğü için doğal olarak bizde -bilakis Efe- onlara imrenmeye başladık... :)

Efe sürekli ''anne\baba ateşim mi var?'' diyerek evde dolaşmaya başladı. Ayağında çorapsız gezerken ''aman oğlum hasta olursun'' dediğimizde. '' Ben hasta olmak istiyorum ki'' diye cevap vermeler başlayınca, bende onunla uğraşırken. Birde baktım ki 1 Mart günü uyandığımda; boğazımda bir yanma ve vücudumda çok kötü bir halsizlik ile uyandım.

Zar zor ayağa kalkıp kendimi bırakmamaya çalıştım. Çünkü biliyorum ki hastalık birazda psikolojik, kendini ne kadar çok hasta hissedersen o kadar çok hasta olursun. Bende bu mantıkla kendimi çok iyi hissetmeye çalışıyorum ki hastalanmadan paçayı kurtarabileyim diye..

Ailecek güzel bir kahvaltı yaptık daha sonra mutfağı kaldır derken ben iyiden iyiye vücuttan düşmeye halsiz kalmaya başladım. Hatta birde üşüme tuttu ki dişlerim takır takır birbirine vurmaya başlayınca. Ev halkı halimi görünce hemen beni yatırıp üzerimi örttüler, sonra özel yastıklar getirmeler, ilaçlar getirmeler, meyve suları sıkmalar, gelip gelip ellerinin tersi ile özellikle minik ellerin aklı sıra ateşime bakmaları... Çok hoştu... :)

Bir müddet sonra içtiğim antibiyotiğin de etki ile yattığım yerde sızmış kalmışım. Sonra kalktım evde bir sessizlik hakim. Önce bir 'ne oluyor, hainler beni bırakıp dışarıya mı çıktılar?' diyerek bir tırstım. Ama daha sonra sesleri duydum ki, evin erkekleri normalde -hiç alışa gelmedik bir durum olan- mutfakta yemek hazırlamaktalar. Sessizce mutfağın kapısından onları bir izledim ki. Bizimkiler kendilerini öyle bir kaptırmışlar ki beni dahi fark etmediler. Onların o hallerini bozmamak için tekrar (suratım da kocaman bir gülümseme ile) sessizce odama geçip yattım. Aradan bir yarım saat sonra mutfaktan güzel kokularda gelmeye başlayınca midem guruldamaya başladı. Allah dan daha fazla bekletmeden hemen küçük kuzu benim yanıma gelip. Uyur numarası yapan bana :
-Anne hadi kalk biz sana süprüz(sürpriz) hazırladık. Dedi...
Ben sanki hiç haberim yok muş gibi:
-Ne sürprizi, ne oldu, saat kaç diyerek kalktım. Sonra mutfağa gittiğimde gördüm ki.

Amannn Allah'ım o sofrada ne öyle gayet düzgün yerli yerinde bir sofra hazırlamışlar. Hatta peçeteyi dahi benim yaptığım gibi katlayıp çatal ve kaşıkları peçetenin içine koymuşlar...

Ben bir sevindim, sevindim ki... Hastalığımı dahi unuttum...

Hep birlikte menüsü yoğurt çorbası, salçalı makarna vede puding olan yemekleri yedik daha sonrada sofrayı hiç kaldırmak ile uğraşmayıp, kalkıp salona üstüme battaniye örtüp uzandım. 

Hemen mutfak çocuklar ile birlikte toplanıp, bulaşıklar makineye dizildi, sonra güzel demli bir çay yapılıp önüme konuldu... 
-Ohhhh bende ki keyif kimse de yoktu, sen sanırsın o anda kül kedisine sihirli bir sopa değmiş de kül kedisi bir  prensese dönüşmüş gibi  :)

Benim sevdiğim romantik komedi filmi hiç kimse tarafından itiraz edilmeden, izlendi. Hatta öyle ki babamız mutfağa gidip film için mısır dahi patlattı. Siz düşünün artık bende ki sevinci, böyle bir anda insanın canını hiç o ağrılar yakabilir mi? Vallahi sizi bilmem ama o an benim canımı HİÇ yakmadı :D

Her güzel günün bir sonu olduğu gibi o günde bitti. Tıp ki kül kedisi masalında ki gibi saat 12'ye vurdu... Yattık... :(

Sabah ise, telefonun alarm sesi ile kalktığımda birde baktım ki benim her şey kabağa çok dan dönüşmüş...  Kocişko mutfakta kahvaltı yapıp masanın üzerinde bırakıp, sağda solda pijama ve çoraplarını bırakarak gitmiş.

Önce bir kahvaltı hazırlamak, sonra Emir'i kaldırıp onu giydirip, kahvaltı yaptırmak daha sonrada bende hazırlanıp onu satranç kursuna bırakmam gerekiyor..... Bu şekilde yapılacaklar listesi uzar gider... Peki ya benim halim, dün sabah kalktığım halden iki kat daha bitkin vede yorgun halde idim....



Ev işi, antibiyotik, bitki çayı ve viks ile hayatım zar zor ağrılı vede acılı şekilde 2 gün devam ettikten sonra...

Allah'ıma binlerce kez şükürler olsun ki bugün çok daha iyi şekilde sabaha gözümü açtım...

Hoşça kalın...

23 Ekim 2014 Perşembe

EYVAH BABAMIZ HASTA OLDU

İki gündür evimizde hastalık alarmı çalmakta... :( Üstelik bu alarm en kötüsü, en tehlikelisi olan, baba hastalandı alarmı...

Bizim evde baba hastalanmışsa arkasından Emir, sonra Efe ve en son o hastalık döner dolaşır bende patlar.Bunu çok iyi bildiğim için çok pis korkuyorum. 

Tamam erkeklerin hastalıklarını gündüz vakti iş sektörü yüzünden dinlenerek geçirmek yerine iş yerinde çalışarak geçiriyorlar. Ama bizim suçumuz ne ya? Eve gelince sabahki yaşadığınız zorlukları da akşama mal etmeye çalışıyorsunuz. :(

Şimdi size abartısız hasta halindeki bir erkeğin bir gününü yazmak istiyorum. Bakalım bizdeki durum sizde de aynı mı yoksa bu hastalık yöntemi sadece bizim babamıza has bir yöntem mi?;)

Akşam eve geldiğinde içeri girer girmez hemen ''dondum dondum'' diyerek girer ve petekler yandığı halde diğer odadan elektrikli sobayı da getirip onuda yakar. Sonra ben :
-Nasılsın diye sorduğumda
-Iııı ııhhh ölüyorummm  der. Ben yine:
-Canım bir şey istiyor mu sofrayı kurayım mı?
-Yok canım bir şey istemiyor. Tamam sofrayı kurda bende bir iki lokma bir şey yiyeyim de vücut iyice dirençten düşmesin.

Ben zavallı içinden ''Eyvah aldık başa belayı, şimdi bunun hastalık halinde tamamen huyu da değişir'' diyerek söylenerek sofrayı kurarım.

Sonra onu zar zor sofranın başına oturturum. Bu esnada çocukların sorularına cevap dahi vermek istemez çocuklar soru sorar yada bir şeyler isterlerse hemen benim başıma havale eder.
-Ben çok hastayım oğlum gidin anneniz yapsın. Diyerek.
Masada inleyerek vede mızmızlanarak yemeği yer sonrada yine yatmak için kanepeye yönelir. Onun o halini görünce ben:
-Git yatak odasında yatta rahatça uyu... Şimdi burada çocukların sesi ve kavgası birde üstelik var olan televizyon sesi yüzünden rahatça uyuyamazsın derim. Ama dinleyen kim? :)
-Yok yok ben burada yatacağım benim üstüme yorgan ört.
-Tamam oldu der ve bir yorgan getirir örterim. Sonra yine:
-Yok bu yetmedi birde battaniye ört
Ben yine hiçbir şey demeden gider battaniyeyi de örterim.

Sonra çocukları yedir, sofrayı kaldır, bulaşıkları makineye diz derken bizimkinin sesi gelmeye başlar..
-Ahh ahhh ahhh ölüyorum... Anne yetiş beni kurtar.. Kimsenin umrunda değilim ölsem kalsam kimsenin haberi olmayacak. (Ülen gözümüzün önündesin senin her hareketini her halini görüyoruz. Sana bir şey olursa hemen anlarız. Neden şimdi durduk yere kendini acıtmak için anneni olayın içine sözle de olsa katıyorsun :D )

Onun o bitmiş ölmüş haline vicdanım yine dayanamaz ve yanına gidip: 
-istersen bir hasta haneye gidelim mi?
-Yok istemiyorum bana bir nane limon kaynat.
Ben yine tamam der elime cezvemi alır nane limonumu paşa paşa kaynatırım... Sonra onun yanına gidip veririm.

Bizimki kalkar. Nane limonu alır içmek için, sonrada bana: 
-bir bak ateşim var mı?
Ben elimle alnını ellerim sonrada:
-Yok, ateşin yok derim. Bizim ki:
-Sen anlamadın benim ateşim var. Git ateş ölçeği ile ateşimi ölç.
Ben yine gider ateş ölçerini alır gelir sonra koltuk altına koyarım. Sonra ateşine bakarız ateş 38 
-Bak gördün mü fazla yokmuş
- Yok oda bozulmuş benim ateşim en azından bir 40 vardır.. (Bizimki sanki termostat kendi ateşini kendisi ölçüyor :) )

Bu esnada içip bitirdiği nane limonu elinden alıp mutfak tezgahına koymaya gider sonrada birbiri ile tartışan çocuklar ile uğraşır, hatta ev ödevlerini yaptırmak için ikisinin yanında da ayrı ayrı bulunurum.
Bizimki biraz uyuyup uyandıktan sonra yine mızmızlanmaya başlar. Evin içindeki bu hasta havasını biran önce geçmesini hızlandırmak için hemen benim  doğal tedavi yöntemimi hazırlayıp ondan yediririm.

Ama yok bizimki iyiden iyiye şifayı kapmışya bu seferde elinde mendil hünkürmek mi dersin, yada aniden gelen ağzında sular fışkıracak şekilde çıkan hapşuruk mu dersin... Bir sürü şekilde virüs eve yayılmaya başladı bile..

Hayır bizimkini karantinaya da alamıyorum ki en azından virüs bir odada kalıp diğer odalara yayılmasın diye. Bizimki inat etti salonda yatacak yatak odasına gitmek istemiyor.

Bende çocukları salondan uzaklaştırmak için onlara yatak odasında ilgisini çekecek oyunlar hazırlıyorum. Mesela küçük basket potasını gar dolabın kapağıma takıp yatağın üstünde istekleri gibi zıplamasına izin verdim. Biraz o şekilde yatağın işini bitirdikten sonra sıkıldılar. Bu seferde yatak odasındaki televizyona play statıonu takıp oynamasına izin veriyorum filan. Ama bizim ufaklıklarda aksi ya ben onlara salona girmeyin dedikçe onlarda aksilik yapıp salona girmek istiyorlar...


BU ŞEKİLDE BİR KOCA BİR ÇOCUKLAR ARASINDA KOŞTURMAKDAYIM.. O DEĞİL EN SONUNDA BEN HASTALANACAĞIM O ZAMAN GÜNLERİNİ GÖRECEKLER... :) Yeminle vallahi birbirlerini yerler.. :)


Hoşça kalın.