21 Temmuz 2016 Perşembe

DESTAN YAZMAK BİZ ÇILGIN TÜRKLER VARKEN; KİMSEYE YAKIŞMAZ!


                Hain nedir? İlk olarak bunu ifade etmek istiyorum. Bana göre; Hain, herhangi bir şeyden fayda gördüğü halde fayda gördüğü şeye karşı kötülük yapan ya da yapma eğiliminde bulunan kişidir. Vatan hainliği de aynı şekilde ekmeğini yediği, bu vatana karşı ihanet içinde olan kişidir.

                Mustafa Kemal Atatürk’ün de gençliğe hitabede söylediği gibi 'Dahili ve harici bedhahların olabilir' evet 15 Temmuz 2016 akşamı Milletimiz bu sözün karşılığını. açık ve net şekilde gördü... Dahili bedhahlar (ülkemizin kötülüğünü isteyenler) hainlik kavramına tam da oturan bir darbe girişiminde bulunmuş ve ülkemizi ele geçirmek istemişlerdir.

DESTAN YAZMAK BİZ ÇILGIN TÜRKLER VARKEN; KİMSEYE YAKIŞMAZ!

                Bu aziz millet canını ortaya koyarak bu girişimi bertaraf etmiş ve dünyaya yeni bir kahramanlık destanı yazmıştır. Evet kahramanlık destanı diyorum tankın altına yatıp, mucize eseri ölmeyen kişi, yine aynı saniyeler içinde vatanı için ikinci kez tankın altına yatmakta tereddüt etmemiş ve tekrar mucize eseri yaralı olarak kurtulmuştur. İşte bunu dünyada tek yapacak kişi varsa o da biz çılgın Türklerdir. Vatanın, ekmeğini yiyen bu hain tayfa emir alması gereken yerden değil; Ülkemizde terör faaliyetleri ile bilinen Feto’dan emir almış ve tabiri caizse yedikleri kaba pislemişlerdir. O akşam, o cesur vatandaşlarımızı ve kahraman polislerimizi gördüğümde inanın hiç korkmadım. Bizde böyle bir iman gücü ve vatan sevgisi olduktan sonra değil Feto, tüm dünya üzerimize gelse inanın bu vatanı ele geçiremez. Tıpkı Çanakkale’de olduğu gibi...

                Milletimizin iradesinin tecelli ettiği yüce meclis; artık Gazi meclis olmuştur. Maalesef bu gözü dönmüş kuduz köpekler bu kadar alçalmış ve millet iradesine bomba yağdırmışlardır. Dünyada bir ilk yaşanmıştır. Neyin hazımsızlığıdır? Neyin çabasıdır? Hiç mi utanmadınız halka namluları doğrultup ateş ederken? Üç günlük dünya da değer miydi ? ''Zulüm ile Abad olanın akibeti berbat olur'' Ata sözünü siz hiç mi duymadınız? Güya okumuş kültürlü insanlarsınız. Yazıklar olsun sizlere!.. Altınızda ki toprağın dili olsa konuşacak 'basma, bu vatan toprağına hain!' diye. Sizlerin vatanı Türkiye olamaz. Acilen vatandaşlıktan çıkarılmanız ve yedi ceddinizin bu vatana ayak basmaması için gereken tedbirlerin alınması gerekmektedir.

                Kanun tanımayanın kanuni hakkı da olamaz. Bu hainlerin ne kadar kanuni hakkı var ise ellerinden alınsın. Ve idam edilmesinler. Bizzat bu utançları ile yaşasınlar. Çoluk çocukları ile birlikte  sürülsünler bu vatandan, kime sığınma talep ediyorlarsa etsinler. Ama asla bu vatan toprağına adım atamasınlar. Bu onlara en büyük ceza olacaktır emin olun. Sözlerini dinledikleri Vatansız bile bunlara sahip çıkmayacaktır ayıpları ile yaşasınlar hainler.


                Bu hainlerin böyle bir kalleşliğe cesaret edebileceği, kuduz köpekler gibi sağa sola saldırabilecekleri akıl almaz bir durum inanın. Orada hiçbir şeyden haberi olmayan erlerimiz de maalesef bu oyunun kurbanı olmuşlardır. Evet bu hain darbe girişiminin bedelini çok ağır ödedik millet olarak; ama biz çılgın türkler geçmişte olduğu gibi bununda altından kalkabilecek güçteyiz. Bundan hiç şüphe duymayın. Darbe girişimine karşı tüm siyasi liderlerin ortak bir düşünceye sahip olması çok ama çok sevindirici bir durum oldu. Tüm dünya gördü ki bu millet Türkü, Kürdü, Alevisi, Çeçeni, Tatarı, Lazı, Romanı, Çerkezi ve sayamadığım diğer farklılıkları ile konu vatan olunca Voltranı oluşturup düşmana karşı tek vücut haline geldi.

                En kısa zamanda yaralarımızı sarmaya çalışacağız. Şehitlerimize Allah'tan rahmet, yaralılarımıza demiyeceğim (Gazilerimize demek istiyorum) Allah'tan acil şifalar diliyorum. Bu millet ve gelecek nesiller ve hatta tüm dünya sizin bu cesaretinizi asla ve asla unutmayacak...

14 Mart 2016 Pazartesi

YİNE BİR PATLAMA VE YİNE ÖLÜMLER

Dün hava çok güzel olmasına rağmen dışarı çıkmak istemedik. Onun yerine evde kalıp, balkonu düzenleyip; orada günümüzü geçirmeyi planladık. Öylede oldu.... İlk olarak balkonu yeniden kullanır hale getirmek için bir güzel temizleyip, bahar havasını balkonumuza da kattık. Daha sonra çocuklar ile birlikte mutfağa gidip, kurabiyeler yaptık.

Pişen kurabiyelerinizin yanına bir demlik çayda demleyip, balkonumuzda balkon sefası yaparken... Telefonum uzun uzun çaldı. Hemen bir koşu gidip, telefona cevap verince ilk aldığım cevap:
-Alo kızım neredesiniz? oldu.
-Evdeyiz baba dedim...
O sırada biran bir sessizlik oldu. Evde olduğumuza sevinen; ama sevindiği için belkide vicdanen rahatsız olan bir babanın sessizliğiydi bu...

Kötü bir haber olduğunu anladım. Ama BU KÖTÜ HABERİN ne olduğunu anlayamadığım için bende sessizce karşı hattaki sesi dinledim.
-Kızım yine Ankara da patlama olmuş...Dedi ve hemen telefonu kapattı...
O an içimdeki bahar havası yerine - tıp ki şuanda Ankara da mevcut olan hava gibi - içim  de öfke şimşekleri çakıp, hüzün yağmurları yağdı. Hemen salona geçip, televizyonu açtığımda ilk karşılaştığım görüntü: ''Ankara güven parkta toplu taşıma aracı olan egoya bir araç çarpıp, patlamış... Bu patlamanın bilançosu ise; 27 ölü ve 75 yaralı olarak gözüküyordu....''
27 ana ve baba evlatsız; sayısız çocuk ise anne ya da babasız kaldı. Ve her şeyden önemlisi tek hatası o saatte o belediye otobüsünde olmak olan 27 can daha yok olmuştu. Peki ama niçin???


Ankara patlaması hakkında yazı

İçeride uzun süre kalmam sonucu meraklanan eşim, hemen peşimden gelince oda gördü. Ekrandaki haberi...
Sonra hiçbir şey demeden sadece ekrana bakıp, daldık. İkizin içinden de fırtınalar koptuğu yüzümüzde istemsizce yansıyan yüz mimiklerimizden belliydi... :(

Bir müddet sonra: ''anne-baba ne oldu neden gelmiyorsunuz?'' diye söylenerek salona giren çocukları görünce hemen ekranı kapatıp. Yüzümüze kocaman bir yalancı gülümseme kondurup: 'HİİİÇ!'' dedik. Sonrada düşündüm:
'' Sahi ya bu ölen ve yaralanan insanlar neden öldü?. Koskocaman bir hiç yüzünden mi?'' diye...

Biliyorum hayat yine devam edecek, tıp ki diğer olaylarda olduğu gibi bir hafta - belkide dahada kısa süre sonra- hayat kaldığı yerden yine devam edecek. Yine eskisi gülüp, eğleneceğiz...
Ama ya o ölenlerin yakınları, o çocuk anne yada babasının yüzünü bir daha hiç göremeyecek? Acaba bu işleri yapan teröristler bu kadar insanın haklarını öbür dünyada nasıl ödeyecekler?...

Terörü ve terörü destekleyen tüm insanları lanetleyip, onları Allah'a havale diyorum. Allah'ın bunların belasını en kısa sürede el- kahhar isminle ceza ver... Amin!....
Hoşça kalın.

2 Mart 2016 Çarşamba

Kuşunu kız evladı yerine koyan ana

Evimizde evcil hayvan olarak bir kuş beslediğimizi burada ki yazımda paylaşmıştım. Bizim bu kuş bir akşam huysuzlandı. Tuhaf tuhaf sesler çıkarıyor. Sen sanırsın boğazında bir şey kaldı kuş boğuluyor. Öyle acı acı bağırınca korktuk. Hemen kuşu elimize alıp, boğazında bir şey mi kalmış bakalım dedik. Ama bu seferde ele gelmiyor, sen eline almak istedikçe kanat çırpıp sağa sola kaçmaya çalışıyor. Hatta kaçmaya çalışırken kendini kafese vurmaya başlayınca korktuk. Daha fazla tedirgin olmasın diye kafesinin kapağını açık bırakıp, kuşu öylece bıraktık.


Aradan bir 5 dakika geçti geçmedi. Bizim cici kuş acı acı ötmeyi bırakıp, sessizleşti. ''hııı karın ağrısı ne ise; geçti sanırım'' diye düşünürken de bu sefer kafesi gagalama sesi duyuldu. Hemen bir koşu kafesinin yanına gidip, kuşa baktığımızda gördük ki. Bizim cici kuş yumurtlamış. Üstelik yumurtlamayla kalmamış o yumurtasını gagalayıp, kırmış.
Önce bir şaşırıp: ''Eyvah ne oluyor?'' dedik. Ama daha sonra evinde kuş besleyen ve kuşlar hakkında bilgisi olan kişilerden öğrendik ki. Bizim cici kuş bir erkek kuşun yanına konulması gerekiyormuş. Böylece yumurtası boş olmaz. Yavrusu olurmuş. Yani anlayacağınız cici kuş ana olmak istiyormuş!...

Anaaaaa! ne olacak şimdi!! Ben bu kuşun yanına ikinci bir kuş istemem. Sonuçta bu kuşun bakımı zor. Yok yemini suyunu değiştir\kafesini temizle\kuşun tırnaklarını kes ve yıka... şeklinde bir sürü sorumluluğu var.
Üstelik bu kuşun arada kafesin dışına çıkıp, uçması gerek ki. Zavallı kuş uçmayı unutmasın. Dışarı çıkınca bir iki uçtuktan sonra rahat durmuyor, yok evdeki alçıpanları, kapı pervazlarını, parke süpürgeliklerini gagaladığı için, evin içini harpten çıkmış bir ev gibi delik deşik yapıyor. O yüzden dışarı çıkarsan olmuyor. Dışarı çıkarmasam ise ana yüreğim el vermiyor. Nede olsa oda kuş muş olsa da benim üçüncü yavrum. Tek kızım :)
Tek kuş olduğu halde bu kadar büyük sorumluk sırtımda olunca; ikinci bir kuş demek. Bu sorumlukların iki katı sorumluk demek oluyor. Yok yok kalsın ben onu mümkünse almayayım....

Eeee o zaman geriye tek seçenek olan bu kuşu erkek bir kuşu olan başkasına vermek kalıyor. Yumurtlayıp, yavrula-yana kadar orada kalsın. Yumurtlayıp, yavruları çıktıktan sonra geri alırız... İlk başlarda bir ''iyi tamam. Bende bu sayede biraz bu kuşun sorumluluğundan kurtulup, rahat bir nefes alırım.'' dedim. Ama sonra bizim kuşa talip çıkınca ben hemen geri adım attım...

Çünkü kuş dahi olsa onu bir yavrum olarak benimsediğimi daha önceden belirtmiştim. Benim gibi sahip olduğu kişileri kıskanan bir ana; kuşunu da kıskanıyormuş. Kıskançlıkta yeni bir boyut dahi olsa gerçek bu... :/
Ben kuşumu başkalarına vermeye kıyamadım.  :(
Ben bu şekilde evcil kuşunu geçici bir süreliğine veriyormuş-dan ziyade sanki kızını başkasına veriyormuş gibi tepki vermemi gören eşim bana: ''Sen kız anası olsa idin; damadın olacak olan oğlan yandı gülüm keten helvası olurdu'' dedi

Onun söylediğine göre ben kızımı kimseciklere vermez, başıma yastık yaparmışım. Hıhhh hiçte bile!!! Kızım istedikten sonra onun evlenmesine neden razı olmayayım ki? (yalnız burada hatırlatayım olmayan bir kız için tartışıyoruz :))

Sahi ya bu kuş şimdi ne olacak? Acaba bu şekilde onu vermeyerek, onun analık hakkını elinden mi almış oluyorummuki??

Hoşça kalın.

30 Aralık 2015 Çarşamba

Çocukça bir etkinlik

Merhabalar arkadaşlar, bugün sizlerle birlikte çok eski yıllara; yaklaşık 9-10 yaşlara gitmek istiyorum. O yıllarda ilk okula giderken öğretmenimiz, tüm sınıfın ismini tek tek bir kağıda yazar, katlar ve  bir kavanoza koyardı. Sonrada hepimiz tek tek o kavanozdaki isimlerimizin yazılı kağıttan birer tane çekerdik. Kavanozdan çektiğimiz kağıtta yazan kişiye hediye almamız gerekiyordu. O kağıtta yazan isimler bazen en sinir olduğumuz kişilerin ismi; ya da o senelerde iyi anlaşamadığımız kişilerin ismi de çıkardı. Ama kurala göre çıkan kağıdı kimseye göstermeyeceğiz vede hiçbir şekilde değişiklik yapmadan o yazan kişiye hediye alacaktık.

O kuradan sonra kağıtta yazan arkadaşımıza ne alacağımızı kara kara düşünürken; bir yandan da 'acaba benim ismim kime çıktı. O çıkan kişi bana ne hediye alacak' diyede heyecanlanırdık. Ta bi o yıllarda öyle masum vede temizdik ki şimdilerde düşündüğümüz gibi... Yok efendim biz Hristiyanmıyızda, arkadaşımıza hediye alacağız\ Yok efendim onlar neden bizim bayramımızı kutlamıyorda biz neden onların bayramını kutlayacağız gibi... Şeyler düşünmez; hatta bilmezdik bile...

Sonra bizler büyüdük... Bedenlerimiz büyüdüğü gibi aklımızda büyüdü(?) ve kirlendi. Peygamber Efendimiz tarafından sünnet olan hediyeleşmeye dahi kötü gözle bakmaya baktık. Birbirlerine hediye veren kişilere öyle bir çekmiren yazılar yazdık ki; sanal alemde dahi olsa ağızlarımızdan çıkan salyallar ortalarda gözükür oldu. Öyle birbirlerimize haraketler ve beddualar yaptık ki bazen okuyan kişiler dahi o beddua ve hakaretlerden korktu. Oysaki bizim dinimiz anlayış ve sevgiyi simgeleyen dinlerin en güzel dini değil miydi...

Bu yazımdan sakın beni yılbaşı kutluyor diye yargılamayın. Zira ben yılbaşı için çam ağacıdır, Noel babadır, gibi unsurlar ile evimi ne süsler nede kutlarım. Ama bu şekilde düşünüp, kutlayan kişilere de hakaret etmem... Çünkü bilirim ki herkesin aklı kendine. Kimse bana fikrimi sormadığı sürece bende fikrimi; hele ki hakaret eder şekilde söylemem...

Dün akşam Emir'in öğretmeni bizim ilk okul senelerinde yaptığımız yöntem ile (kura ile) hediyeleşme etkinliği düzenlemiş. Emir eve gelince: ''Anne Nursima arkadaşıma bir hediye almam lazım'' dedi.

Ben: Tamam oğlum alırız. Ne almayı düşünüyorsun? diye sorarken...

Eşim hemen ''Biz Hristiyan mıyız da hediyeleşme yapıyoruz. Git öğretmenine biz yılbaşı kutlamıyoruz de'' dedi...

Çocuk babasının bu sözünden sonra hemen üzüldü ve ''ama baba ben o arkadaşıma hediye almasam; ama başka biri bana hediye alırsa o zaman ne olacak. Bana verilen hediyeyi almamak ve benim hediye vermediğim arkadaşa ayıp olmaz mı? dedi...

Şöyle bir düşünüce çocuğa ben hemen hak verdim. Ve eşime bir kaş göz işareti yapıp. ''Tamam oğlum alırız. Sen üzülme. Hem zaten hediyeleşmek sünnet. Sen yılbaşı için hediye almıyorsun ki; sınıfta bir etkinliğe katıldığın için hediye alıyorsun'' dedim...

Bilmiyorum yanlış mı? Yoksa doğru mu düşünüyorum. Ama bana göre bu gibi durumlarda çocuklarımıza işin doğrusunu düzgün şekilde anlatıp, daha sonrada onları serbest bırakmak gerektiğini düşünüyorum. Yoksa diğer türlü oğlum sınıfta -bu şekilde arkadaşına hediye vermese ve ona verilen hediyeyi almasa- rezil olduğunu düşünecek. Ve içten içe belkide bize kızacaktı...


Bugün oğlumla birlikte arkadaşına küçük ve tatlı bir hediye alıp, paketledik. Oğlumun yüzünde güller açar şekilde hediye paketini eline alıp, çantasına koydu... Sonrada boynuma sarılıp, yanağıma kocaman bir öpücük kondurduktan sonrada bana ''anne çok teşekkür ederim'' dedi...

Bence bir annenin duymak istediği en güzel sözcük. Oğlunun gözleri ışıl ışılken ona teşekkür etmesi... Yoksa yanılıyor muyum?


Hoşça kalın.

3 Aralık 2015 Perşembe

Engellileri anlamak çocuk yaşta öğretilmeli

İnsan olarak, bırak temel organlarımızın eksik olmasını; toplum tarafından algılanmış (kilo, ağız, burun ve kulak gibi) organların dahi olduğundan daha büyük yada küçük olması bile, diğer insanlar için garipsenir. Ve O insanların büyük burnuna, koca ağzına yada kepçe kulaklarına tuhaf tuhaf bakılır.
Engellileri anlamak çocuk yaşta öğretilmeli

Sonrada böyle engelliler günü gibi zamanlarda ise; sosyal medyalarda yok efendim farkındalık günüymüş\ Yok efendim her insanda bir engelli adayıymış.\ Yok efendim onları dışlamamalıymışız.... bla bla bla.... şeklinde bir sürü mesajlar verilir. Sonra çok değil bir gün sonra engelli kaldırımlarına araba park edip, toplu taşıma araçlarında gördüğün engellere yer vermek yerine onların engellerine göz dikip bakacak yada onlar için özel olarak ayarlanmış yerlerine oturup, engelli kişiyi görmezden gelip, uyur numarası yapacaksan. Hiç öyle 3 Aralık engelliler günü farkındalık günleri diye mesajlar yazmana gerek yok.

Biz toplum olarak vücudunun bir yerinde kusur olan insanı görünce bakışlarımızı direk olarak o kişinin kusuruna yöneltiyoruz. Sakın ben yöneltmiyorum deme? Yöneltiyorsun. Yöneltiyoruz!... Belki bunu istemsiz olarak yapıyoruz biranda beyin sana: '' Bak X kişinin damağı yarık, Bak X kişinin ayağının biri kısa...'' gibi komutlar veriyor. Neden mi veriyor? Veriyor, çünkü o beyininiz çocuk yaşımızdan bu zamana kadar toplum içindeki konuşma ve oynadığımız oyuncak bebekler ile bize güzel kavramını öğretti. Hani klişe gelmiş bir söz vardır ya; güzellik anlayışı kişiye göre değişir diye. Bence hiç alakası yok. Bırak organlarındaki kusuru; kilon normal standart kilo üstünde\altında dahi olsa çoğu bakışları üzerine toplaman mümkün.

Peki toplum olarak bizim beynimize komutlanmış bu güzellik anlayışını nasıl yıkabiliriz. Diye sorarsanız da; Sizler için vereceğim nacizhane fikrim: Bu anlayışı yıkıp, engelli ve kusurlu insanlarında toplumumuzda dışlanmadan; tıp ki diğer normal insanlarmış gibi yaşamalarını istiyorsak. Çocuklarımıza aldığımız oyuncakların öyle ağzı burnu küçücük, filinta gibi oyuncaklar almak yerine bir ayağı yok, yada bir kolu yok, yada üst dudağı yarık oyuncaklardan almalıyız. O tazr oyuncaklar bulamazsanız da; kendiniz bu tarz oyuncakları ister örer, isterseniz de dikebilirsiniz. Benim öyle örgü ve dikiş gibi becerim yok derseniz de; bu işi gelir olarak yapan bir sürü kişiler var. Onlara bu şekilde engelli bebek siparişleri verip, satın alabilirsiniz. Böylece çocuğunuz o bebeği ile de oynaya oynaya bu gibi kusurlu organlı kişileri görünce yadırgamayacak, o kişilerinde normal kişilermiş gibi olduğunu düşünüp, bakışlarını o kişilere rahatsız edici şekilde yöneltmeyecek...
Böylece onları anlayıp, onlarında kendileri gibi bu Ülkede yaşadıklarını ve onlarında bu toplumda gezip, eğlenip, oynamaya hakları olduğunu anlayacak. Ve onların haklarını kullanmalarına olanak sağlayacaklar...

Her zaman yazdığım gibi daha duyarlı ve anlayışlı bir toplumda yaşamak istiyorsak. İlk olarak kendi evimizin içinden başlamalıyız. Yani bir bakıma herkes kendi kapısının önünü süpürmeli...


Hoşça kalın.

16 Kasım 2015 Pazartesi

MOTOR YAĞI LEKESİ İLE İMTİHANIM VE SONUÇ

Merhabalar arkadaşlar;

Bugün sizlere başımdan geçen bir olayı -en başından anlatarak; pratik bilgi vereceğim. Bu bilgiyi aslında birazda kendim için bir köşede dursun diye not tutmak maksatlı yazıyorum. Çünkü şuan ki paylaşacağım çözüm benim için çok değerli. (Ayy resmen altın bulmuşa döndüm. )

Yaklaşık 2 ay önce eşimin çok sevdiği yeni bir pantolonun arka kısmı servis arabasının kapı kenarındaki makine yağına değmiş. Tabi pantolonun arka kısmı pert... Bizimki üzgün üzgün gelip:
''Aşkın ben bu pantolonu çok seviyordum. Ne olur bir şey yapta şu yağ lekesini çıkar'' Diye pantolonu benim başıma attı.

Pantolonu elime aldım. İçimdeki uyuşuk iç ses: 'at çamaşır makinesine; yüksek devirde yıka. Çıkar' dedi. Tabi teklifi cazip gelince hiç düşünmeden hemen uyuşuk iç sese kulak verip; çamaşır makinesine atıp, yüksek devirde yıkadım. Ama sonuç aynı. Hiç bir değişme dahi söz konusu değil. Üstelik pantolon iyice kırış kırış olmuş. Öfff böylede kırış kırış kötü gözüküyor diye birde ütü ile ütüledim. Oldu mu kıytırık yap lekesi; kalıcı yağ lekesi. Aldım mı başıma belayı?.. Neyse ben bu pantolonu arka köşelere atayım da bizimki bu pantolonu unutsun da bende çaktırmadan atayım diye birde hainlik düşündüm. Ama tabi bizimki takıntılı, o pantolonu illaki eski halinde tekrar giymek istiyor. (Sen sanırsın başka giyecek bir şeyi yok...)

 Bir ara leke çıkarıcı reklam gözüme takıldı. O  reklamlarda; bir tane beyaz bir tişörte yağ, çilek, salça dökülür sonra hemen hemene o pahalı leke çıkarıcıların yarısı o lekenin üzerine dökülür sonra bir iki karıştırma sonucu leke; o tişörtten çıkar. ''iyiymiş bu'' diyerek hemen marketten o pahalı leke çıkarıcıdan aldım. Üzerinde yazdığı gibi yağ lekesinin üzerine bir kapak döktüm. Reklamlarda gösterildiği gibi bir iki karıştırdım. Hatta bırak karıştırmayı elime alıp, çitiledim bile. Yok o yağın bir kısmı dahi çıkmadı. Baktım olacak gibi değil. Cimriliği bırakıp, lekenin üzerine -reklamlarda olduğu gibi- yarıdan fazlasını döktüm. Sonrada iki elimle de biraz çitiledim. Ama yok olmuyoor. Leke yine yerinde aynen duruyor. (2. yöntem olan leke çıkarıcı yöntemi de başarısızlıkla sonuçlandı.)

Hemen acil durumlar için danışman olan kayın validemi arayıp, durumu anlattım. O da hemen bana kolonya ile çitile dedi. Ama o mürekkep lekeleri için geçerli idi. Bu yağ lekesi dediysem de bana: 'sen yap, onuda çıkarır' dedi. Denemekten bir şey çıkmaz diye evdeki limon kolonyası ile de çitiledim. Yok yine o leke olduğu gibi duruyor. Çıkmadııııı!... (Böylece 3. yöntemde başarısızlıkla sonuçlandı.)

Sonra ben eşime: ''Ben senin çamaşırcın mıyım? Ne bileyim bu leke nasıl çıkacak? Her şeyi denedim ama ; çıkmadı'' Diye bir güzel çemkirdim. Bizimki benim azarımı  da yeyince ''iyi tamam'' diyerek pantolonu gözden çıkardı; aslına bakarsan çıkardı demiyelim de çıkarmak zorunda kaldı diyelim. Yoksa diğer türlü o pantolonu giymeyi halen çok istiyor. Hatta eskisinden daha çok istiyor. Bakışlarından belli...

Motor yağ lekelerini ne çıkarır?

Ahhh ahhh bu hassas yürek dayanamadı. O pantolonu atmaya kıyamadı. Bir köşeye bırakıp, boş bir zamanımda araştırıp, tekrar denerim diye kaldırıldı. Aradan 2 ay gibi bir zaman geçince o pantolon aklıma düştü. Hemen küçük çaplı bir araştırma yaptım. Motor yağ lekelerini ne çıkarır diye? Karşıma sirke ve karbonat çıktı. Sirke fikri pek cazip gelmedi. Ama karbonat fikri aklıma yattı. Neden olmasın diye hemen pantolonu elime alıp, bir kaba karbonat koyup, elime de eski bir diş fırçasını aldım. Diş fırçasına karbonatı döküp, lekeyi karbonat ile fırçaladım. İlk başta karbonat yağı emdi. Karbonat topak topak topaklaştı. Ama leke halen yerinde; sonra o karbonatı pantolonun üzerinden silkeledim. Sonra mutfaktaki yağ çözücü gözüme ilişti. Aynı kaba 1 yemek kaşığı kadar yağ çözücü, 1 yemek kaşığı kadarda yine karbonat ekleyip ikisini karıştırdım. Sonrada o karışımı yine diş fırçasının üzerine koyup, lekeye sürtmeye başladım. VE BİNGO LEKE ÇIKTI!... Oleyyy sonunda iki aydır aklımı ve elimi oyalayan kalıcı motor yağı lekesini çıkarabildim.

Sonra sonucu biran önce görmek için hemen çamaşır makinesine pantolonu tekrar atıp, bir kez daha 50 derece yıkattıktan sonra asıp, kuruttum. Sonrada sonucu gözlerimle görüp, kendimle gurur duydum. Şimdi gidip, gelip pantolonun o lekeli yerine bakıp, lekenin olamayışına çocuklar gibi seviniyorum. Eşimin tabiri ile de eserimle gurur duyuyorum.

Biraz uzun bir yazı oldu. Ama inanın sonuç harika bence sizinde eşinizin, kendinizin yada çocuklarınızın böyle yağ lekeli bir kıyafeti varsa hemen deneyin ve sonucu kendi gözlerinizle görün. ;)

Hoşça kalın.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Doğuş Otomotiv Trafik Hayattır!

Önemli olan ne kadar hızlı vardığınız değil, nasıl vardığınız... 
Trafikte aşırı hız yapmayın! Çünkü Trafik Hayattır!


Aşırı hız son yıllarda kazaya sebep olan unsurların başında yer alıyor. Özellikle gençlerin yaptığı trafik kazalarının çoğu aşırı hız nedeniyle meydana geliyor. Doğuş Otomotiv’in kurumsal sorumluluk markası Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ı konusunu ana mesajları arasına alarak projelerini kurguluyor.
Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre trafik kazalarındaki ölümlerin yaş grubu analizinde diğer ölüm nedenleri arasında 15-29 yaş grubu birinci sırada yer alıyor.   Bu durum gençlere yönelik trafik güvenliği kampanyalarının acil olarak arttırılması gerektiğini gösteriyor. Trafik Hayattır platformu bu noktada çok önemli inisiyatifler alarak önemli projeler geliştirdi; 4 senedir devam eden Trafik Güvenliği Uzaktan Eğitimi projesinin üniversitelerde seçmeli ders okutulmasının yanı sıra, 2014 yılında radyolarda yer alan ‘aşırı hız’ radyo spotu da dikkat çeken bir diğer proje oldu. İki projede birçok önemli ödül aldı. Bu ödüllerden en çok gurur veren ise 2014 Birleşmiş Milletler Genel Kurultay’ın da iki projenin Avrupa’da trafik güvenliğiyle ilgili örnek uygulama seçilmesi oldu.


Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ ile  ilgili projelerine yenisini ekledi ve her birinde farklı trafik güvenliği mesajlarının verildiği bir animasyon serisi üretti. Aşırı hız konulu animasyonda her gün trafikte rastladığımız hatalar vurgulanıyor.  Çocuğunu almaya giden bir babanın trafikte kalmasını ve sonrasında hız yaparak girdiği emniyet şeridinde kaza yapmasını anlatan animasyondan hepimizin çıkaracağı dersler var.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

ÇOCUKLARA UYKU EĞİTİMİ NASIL VERİLMELİ?

Emir küçükken, uyku eğitimi vermek için elimden geleni yaptım. Okumadığım blog ve çocuk gelişimi kitabı kalmadı... Ama yine uyku konusunda pek başarılı olamadım...
Bırak ayrı oda da yatırmayı, aynı odanın içinde beşiğinde dahi yatır(amıyor)dum. Kucağım da uyuyup kalan, gözünde uyku akan çocuğu gayet sesiz, sanki ağır çekim hareket ediyormuş gibi ayak parmaklarımın üzerinde yürüyerek, bir tüy gibi sesiz ve yumuşak hareketler ile çocuğu beşiğine koyar koymaz; sanki alarm düğmesine basmış gibi avazı çıktığı kadar bağırıyordu...
Pedagogların söylediği taktiği uygulamak için, hemen ağlar ağlamaz kucağıma almaz, önce yavaş yavaş olarak salladığım beşiği, ağlamasında kesilme olmadığı için hızlandırır. Sanki ben beşik sallamama göre indekslenmiş gibi, ben beşiği sallamayı hızlandırdıkça oda sesini daha yükselterek ağlardı...
uyku eğitimine ne zaman başlanmalı-uyku eğitimi-uyku eğitimi ferber


En sonunda ağlamasında artış iyiden iyiye artınca, korkar hemen kucağıma alıp, bağrıma bastırdığım zaman, hemen saniyesinde gözünü yumup, kafasını bağrıma sokarak tekrar uyur kalırdı. Aynı işlemi yine dener; ama bu sefer ağlayınca hemen kucağıma alır. Yada iyice dalmasını bekler. Uykuya iyice dalınca yatırmayı denerdim... Ama hemen hemen tüm taktiklerde başarısız oldum.

Çocuğumu ayrı yatırmayı bir türlü başaramadım. Sonra baktım ki bu iş bu şekilde olacak gibi değil. Bu şekilde ben çocuğuma ''uyku eğitimi vermeye'' çalışırken. Hemi çocuk, hemi de ben uykusuz kalıp, daha fazla yıpranıyoruz... ''En iyisi mi? ben bu uyku eğitimi işini oluruna; annelik iç güdüme bırakayım. Yanımda yatırayım'' diye düşündüm. Ve 2 yaşına katar yanımda yatırdım. 

Efe'nin doğumuna son 4 ay kala da benim yanımda değil de babanın yanında yatmaya başladı. Böylece kardeşi doğunca yanımdan ayrılmak zorunda kalırsa kardeşini; ''beni annemden ayırdı'' diye düşünüp, düşman bellemesin diye.

Emir 3 yaşına gelince artık bizi anlamaya başladığı için; onunla konuştuk, ''abi olduğunu, artık ayrı yatakta yatabileceğini'' anlatmaya başlayınca. Gördük ki çocuk gayet ılımlı ''tamam ayrı yatayım'' demeye başladı. 

Bu sayede Emir'in uyku eğitimini 3 yaşında çok rahat şekilde vermiş olduk. Hatta bırak ayrı yatakta yatmayı, ayrı oda da dahi yatmaya başladı... 

Emir'den de tecrübeli olduğum için. Efe küçükken Emir de yaşadığım uyku problemini yaşamadım. İllaki kendi beşiğinde uyusun diye diretmedim.(çünkü biz ısrar ettikçe, çocuklarda ısrar ediyor bunu öğrendim) Ara sıra beşiğine yatırdım. Uyanmazsa, beşiğinde uyudu. Ama yok uyumaz uyanırsa, hiç üstelemeden hemen yanıma aldım. Böylece Emir 3 yaşına katar yanımızda yattığı halde; Efe 2 yaşında kendi isteği ile abisi yanında yatmayı istedi.

Yani analar öyle bazı pedagogların dediği gibi 'yok çocuğunuz 6 aylıkken yatağını, hatta odasını ayırın' söylemlerine bakmayın. Analık öyle okuyarak ve dinleyerek, hatta öneriler alıp onu uygulayarak öğrenilen bir kavram değil. Analık zamanla, yaşayarak öğrenilen bir kavram. Hatta  annelik her çocukta ayrı bir şeyler öğrenmene sebep olanda bir kavram. O yüzden yok uyku eğitimi vereceğim, yok, tuvalet eğitimi vereceğim, yok saatinde yemek yedireceğim gibi... -Vakti zamanı gelince kendiliği ile çözülecek küçük problemleri- daha erken çocuk hazır olmadığı halde vermek için ne çocuğu nede kendinizi yıpratın. Zaten zamanı gelince o sinyali çocuk size kendiliğinden verir.

Ben iki çocuk büyütmem ile de öğrendim ki!. Her çocuk - öz kardeş dahi olsalar- çok farklılar. Biri 1 yaşında tuvaletini söylemeye öğrenirken, diğeri 3 yaşında daha bezine yapıyor olabilir.... Bu durum bir çocuğa iyi eğitim vermişsiniz, diğerine iyi eğitim vermemişsiniz anlamına mı gelir? Tabi ki de hayır.
Ya da çocuğun biri çok akıllı iken, diğeri akılsız anlamına mı gelir? Hiç alakası yok...

Nasıl beş parmağın beşi de bir değilsen her çocukta bir değil, bunlar kardeş dahi olsalar... 

Hoşça kalın...

5 Mayıs 2015 Salı

HAYATIMIZ BİR PAMUK İPLİĞİ İLE BAĞLI

İnsan oğulları olarak bizler bazen hayat telaşı vede kargaşaşısına öyle bir kendimizi kaptırıyoruz ki. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi.. Ama hayat bazen hiç beklemediğimiz bir anda başımıza öyle bir olay çıkartıyor ki bizim aklımızı tekrar başımıza almamıza sebep oluyor. O olay sırasında bir şöyle irkilip, kendimizi toparlayıp, ölüm var\Eğer vademiz dolsa idi oda bahane olacaktı belkide... gibi düşüncelere kapılıp bir panik yapıyoruz.


Aradan bir kaç gün bilemedin bir hafta sonra o olayı tamamen unutup,
yine aynen kaldığımız yerden dünya telaşı için koşuşturmaya devam ediyoruz... Diyorum...

Çünkü benim başıma gelen küçük bir kaza sonucu eğer ben ölsem çocuklarıma kim bakacak? Çocuklarım ve eşim ne olacak? Dahada önemlisi ben kendi amelimi ahiret için hazırladım mı? Orada Yüce Yaradanın karşısına çıkınca ne yapacağım?... Gibi, kafamda bir sürü deli sorular dolaştı.
En acısı da ben bu soruların hiç birine doğru düzgün cevap bulamadım... :(

Dün ikindi vakti Efe önce yine her zaman ki gibi ''anne canım sıkılıyor'' demeye başladı. Önce bir iki oyaladım filan olmadı. Daha sonra ünlü bir pedagoğun yazısında:
'' canı sıkılmanın aslında bizim düşündüğümüz gibi kötü bir olay değil. Aksine iyi olduğunu, o çocukta yaratıcı gücünü geliştireceği yazıyordu..''
Bu yazıdan sonra Efe'ye ''düşün bakalım oğlum ne yapabilirsin? Elbet yapabilecek bir şey bulabilirsin'' dedim. Oda bir müddet canım sıkılıyor dedikten sonra kendi kendine oyun oynamaya başladı... 

Sonra oğlum ile birlikte salona geçip -kapıyı da kapattıktan sonra- birlikte Kur'an-ı Kerim okumaya başladık. Tabi bu esnada ocağa koyduğum düdüklü tencereyi tamamen unutmuşum. Aradan bir saat kadar zaman geçtikten sonra tamamen tesadüfen antreye çıkınca gördüm ki. Her taraf kap-karanlık bir duman kaplı ve çok pis şekilde yanık kokusu var. Hemen aklıma ocak geldi ve mutfağa koştum. Mutfakta yanan ocağı kapatıp düdüklü tencereyi ocaktan alıp soğuk suyun altına koydum. Sonrada  göz gözü görmeyecek şekilde eve dolan dumanı çıkarmak için kapı, pencere ne varsa açtım. Saat 17.50 gibi gerçekleşen olay ile havalandırdığım evi gece yarısına kadar kapıları açtım. Ama duman kokusu halen geçmedi.

Sabah kalkıp Emir'i okula bıraktıktan sonra tekrar tüm kapı ve pencereleri açmama rağmen halen evde koku tam olarak gitmemiş. Durumda... :(

Bu şekilde belkide büyük bir kazayı, çok şükür ucuz şekilde atlattık. Ama ben bu olaydan sonra -dünden beri hayatın ne kadar kısa olduğunu bir kez daha canlı canlı olarak görmüş oldum..

Hayat, hakikaten de bir masal gibi bir varmış, bir yokmuş şeklinde. Ve bir pamuk ipliği ile bağlı... O ip belkide hiç beklemediğimiz ve ummadığımız bir anda ansızın kopacak...

Hoşça kalın...