17 Mart 2016 Perşembe

Bir Anadolu Hümanisti Mevlana Kitap yorumu ve Celaleddin Rumi'nin Hayatı

Yazar: Radi Fiş

Çeviri: Mazlum Beyhan

Sayfa Sayısı: 286

Baskı Yılı:
 2006

Yayın Evi: Evrensel basım


Bir Anadolu Hümanisti Mevlana Kitap yorumu

Radi Fiş 1944 yılından beri Türk edebiyatı ile uğraşan bir Rus yazarıdır. Bir Anadolu Hümanisti Mevlana kitabı, tam 20 yıllık bir çalışmanın sonunda ortaya çıkmış bir eserdir.

Ahmet Ümit'in Babb-ı Esrar kitabını okuduktan sonra Mevlana'nın hayatında ne kadar eksik olduğumu anladığım için bir biyografik roman olan Bir Anadolu Hümanisti Mevlana kitabını okumak istedim. Çünkü bir Konyalı olarak, en tanınmış unvanı olan ve halen günümüze kadar büyük-küçük herkesin sevgilisi olan Mevlana Celaleddin Rumi'nin hayatını öğrenmem gerekiyordu. Bu eser sayesinde öğrendim de....

Mevlana Celaleddin Rumi'nin çocukluğundan ölümüne kadar tüm hayatını en ince ayrıntısına kadar ele alınmış bir eser. Arada büyük düşünür; yazarın tabiri ile ozanımızın eseri olan mesneviden bazı dizelerde serpiştirmiş. Güzelde olmuş...

Rumi ismini nasıl aldı?

Mevlana Celalettin Rumi yaşamının büyük bir bölümünü Müslümanların Rum diyarı adını verdikleri küçük Asya'da geçirdiği için kendisine Rumi de denilirmiş.

İlk eşi ve oğulları kimdir?

Mevlana ilk evliliğini Belhli Gevher hatun ile yaptı. Gevher Hatun ile evlendiğin de daha 17 yaşında idi. Gevher hatun en sevdiği eşi idi.Gevher'e duyduğu aşk Celaleddin'in ruhunun dilini bağlayan bağları çözmüş, ona yürek dilinin ilk sözcüklerini öğretmiştir. Zaten o öldükten sonra resmen kanadı kopmuş hissine kapılmıştır. Gevher Hatun daha Konya'ya gelmeden Larende'deyken doğurduğu iki oğlu vardı. Bunlardan büyük olan 
Veled: Baba adını ona vermiş ilk oğludur. Veled mizaç olarak çok yumuşak huylu, babasının bir dediğini iki etmeyen, babasına sadık bir çocuktur. Evliliğini babasının Şems Tebrizden sonra en çok sevdiği dostu olan kuyumcu ustası Selahaddin'in kızı Fatıma ile yapmıştır
Alaeddin: ise yine Gevher hatundan olma ikici oğludur. Bu oğlunun ismini hasta kardeşinin ismini vermiştir. Alaeddin büyük oğlu Veled'in huyunun tam zıddıdır.  Ateşli, öfkeli, kinci, asi, baş kaldıran, babasının tasnif etmediği tüm huyları üzerinde barındıran bir çocuktur. Zaten Mevlana Celaleddin Rumi'de en çok bu oğlundan çekmiş ve en sonunda onu reddetmiştir.

Celaleddin Rumi'nin ikinci eşi ve bu eşinden olma kaç çocuğu vardır?

Celaleddin Rumi ilk eşi Gevher hatun öldükten sonra bir dul kadın olan Kira hatun ile evlendi. Güzel, uysal bir kadın olan Kira hatunun ilk kocadan olma oğlu Yahya'yı da Celaleddin Rumi kendinin oğlu olarak kabul etti. Kira hatunda biri kız ve biri erkek olmak üzere 2 çocuk doğurdu.
Ama bu eşini ilk eşi Gevher hatunla yaşadıkları aşkı yaşamadı. 
Celaleddin Rumi geceleri, insan boyundaki çıraların ışığında durmaksızın, babasının söyleşilerini ve Seyid'in öğütlerini okuyordu. Gündüzleri ise; İlahiyatla ilgili çeşitli sorunlar üzerinde düşünüyor ve Arap ozanı olan Muttannabi'nin şiirlerini okuyordu.

Şems-i Tebriz'i ile ilk nerede karşılaştı?

Konya'nın merkezine yakın Selçuklu palası, Milli Eğitin Bakanlığının İl Müdürlüğünün karşında; Merc el Bahreyn'dir. Yani ''iki denizin kavuştuğu yer''

'İster parlatılmış bir metal, ister durgun bir su yüzü olsun; ayna olmadı mı, insan kendi yüzünü göremez. Bir başka insan olmadı mı, insan kendini anlayamaz; insan ancak başka insanlar aracılığıyla kendini gerçekleştirir, kendini anlayabilir. Ama insan ayna değildir. İnsan hem ışık yayıcı, hemi de yansıtıcıdır. Aynı anda hem özen, hemde nesnedir.'

Şems Tebriz-i ile hiç ara vermeden 3 ay söyleşisi olmuş. Bu süre zarfında Celaleddin Rumi'yi tanıyan herkes onun değiştiğini; adeta Celaleddin ölmüş, onun yerine bir başkası doğmuş hissine kapılmışlardı.
Çünkü Celaleddin Şems'le karşılaştığından itibaren onsuz adım dahi atmıyor. Onun yüzünü görmedi mi, gözleri nursuz kalmış gibi oluyordu. Ondan ayrı kalmaya dayanamıyordu.Onun denizinde yaşayan bir balığa dönüşmüştü. 

Onun bu haline Konya alimleri, bilginleri, sufileri ve Mevlana'nın müridleri rahatsız olmaya başladılar. Şems bu durumu görünce aziz dostu Celalaeddin'in daha fazla yaralanmaması için 15 Şubat 1246 günü ansızın çekip gitti.


Şems'in gitmesi

Celaleddin, Şems'in gitmesi ile birlikte ne doğru düzgün yiyip, içiyor. Nede diğer insanlar ile sohbet ediyordu. Hindibahri kumaşından bir bir farece diktirmiş. Rengi eski İran'da yas rengi olan 'duhani' yani siyaha yakın mor renkte idi. Şekeraviz denilen, altı geniş, üstü dar bir sarık sarmıştı. Ayağına da tıp ki Şems gibi raks etmeye uygun yumuşak deriden yapılmış, çizmeler giymeye başladı.

Bir daha ne kürsüye, ne de camide minbere çıkmadı. Onun yerine sürekli şiir, müzik ve raks toplantıları yapmaya başladı. 

Şems'in geri dönmesi

Aradan tam bir yıl geçtikten sonra üstü başı perişan bir derviş; Şemsten bir mektup getirdi. Bu muştulu haberi alan Celaleddin üzerindeki çizme ile feracesini kalenderi dervişe verdi. 
Celaleddin hemen ertesi gün aynı dervişe; Şems'e vermesi için para pul ve mektubuna cevap yazıp, verdi.
Sonrada büyük oğlu Veled'i Şam'a gönderip, Şems'i getirmesini istedi. Veled aradı, taradı; ama Şems-i Şam da bulamadı. Onun yerine Halep'te buldu.
 Sonrada Şems ile konuşup, onu ikna edip Konya'ya getirdi. 8 Mayıs 1247 de.
Şems geri geldikten sonra yine eskisi gibi coşku dolu yaşam başladı. Her akşam, bütün gece süren sema alemleri düzenleniyordu.

Şems'in evliliği

Celaleddin Rumi'nin 16 yaşında ki evlatlığı Kimya ile evlendi. 
Kimya güzel bir kızdı. Onun asi ve ateşli oğlu Alaeddin 14 ünü doldurunca kendine almak istemişti. Ama Celaleddin  çok sevdiği evlatlığını hem de 3. karı olarak -kendi oğlu dahi olsa- Alaeddin gibi birine vermek istememiş. Onun yerine Şems Tebriz'e vermişti.

Kimya'nın ölümü

Kış başlarında kuyumcu ustası Selahaddin, öbür fütüvvet erleriyle birlikte Celaleddin ve Şemseddin'i bir sema alemine çağırdı. İki gün iki gece sürdü bu sema alemi.
Bu günlerde Şemseddin evde yokken Kimya gecelemek için Kira Hatun'un yanına gitti. 3. gün ocağı yakmak için evine gittiğinde; yatağın hemen yanına, yere bırakılmış bir tepsi gördü. Üstü örtülü olan bu tepside bir tepsi baklava ve börek vardı. Tepsinin hemen yanında da koca bir karpuz. 
Baklavayı gören Kimya Şemseddin'in ona sürpriz olarak gönderdiğini düşündü. Çünkü baklava Kimya'nın en sevdiği tatlıydı. Bu sevinç ile daha fazla dayanamayıp, hemen baklavanın hepsini yedi. Karpuzu Şemseddin'e bıraktı. Çünkü Şemseddin her sema dönüşü içinin hararetini karpuzla giderirdi. Ama o kadar baklavanın üstüne iyice susayan Kimya 'bir parçacık yesem bir şey olmaz' diyerek karpuzu da kesip, bir dilim yedi. 

Öğleden sonra eve gelen Şemseddin, Kimya'nın onu karşılamadığını görünce hemen hücreye girdi. O sırada karısının bacaklarını iyice karnına çekip, yatakta kıvrandığını gördü. Kıvranışlar sonunda da öldü.

Radi fiş bu kitapta Kimya'nın zehirlenerek öldüğünü yazmış; ama Ahmet Ümit ise bab-ı esrar kitabında Kimya'yı Şems kıskançlık sonucu boğarak öldürdüğü yazıyordu. Hangisi gerçek şimdilik bir fikrim yok? Gerçeği bilen varsa benimle de paylaşırsa çok sevinirim.

Şems'in ölümü

5 Aralık 1247 perşembe günü Şemseddin hücresinde yalnızken, akşam dışarıdan kendisine seslenildiğini duydu. Ve dışarı çıktı. Dışarı çıkınca Celaleddin'in oğlu Alaeddin de içinde olmak üzere 7 kişi tarafından hançerlenerek öldürülmüş. 
Veled sürekli uykusundan bağırarak uyanıyor, ağlamaya başlıyordu. Yıllar sonra yine bir gece Veled yine dehşetten inleyerek uyandı uykusundan.
Gündüz akıl edemediğimiz, yada aklımıza dahi getirmek istemediğimiz şeyleri gece akıl ederiz. Çünkü bilinçaltı, küçük bir takım işaretleri, belli belirsiz bir takım izleri, imaları, kinayeleri, tam algılanamayan uçuk bir takım duyumları birleştirerek çalışmasını uykuda da sürdürmektedir. 
Gördüğü düşün tesiri ile yanına en sadık 3 adamını da alıp, rüyasında gördüğü yere gidip, o kuyunun içine baktı. Ve o kuyudan Tebrizli Şemseddin'in cesedini buldu. Ve o cesedi kimseye göstermeden gömdü. Çünkü iyice yaşlanan babası biricik dostunun bir cinayete kurban gittiğini öğrenirse, o acıya daha fazla dayanamaz diye düşündü.

Kuyumcu ustası Selahaddin

Şemsedin'in ölümünü sezen Celaleddin bu sefer okuma yazma dahi bilmeyen Konya'lı kuyumcu ustası Selahaddin'in aynasında hem kendi yansısını, hem de Şems'in yansısını gördü. Ve bundan sonra 13 yıl hiç ayrılmadı. Halk yine Şems'e yaptığı gibi Selahaddin'e de baskı yaptılar. Ancak Selahaddin, Tebrizli Şemseddin gibi tek başına yalnız değildi. Onun arkasında koskocaman Konyalı zanaatkarlar vardı.

Zaten yaşlı olan Selahaddin iyice yaşlanması sonucu öldü. Bir dostunu daha kaybeden Celaleddin,, Selahaddin'i kaybettikten sonra tam 5 yıl sustu. 

Selahaddin den sonra Konya ahilerinin oğlu olan Hüsameddin ile birlikte söyleşti. Onun her sözünü ve şiirini Hüsameddin kaleme alarak Mevlanan'nın tek eseri olan ''mesnevi'yi'' yazdı.

Biliyorum bu kitap yorumu, öyle alışa gelmiş kitap yorumları gibi olmadı. Ancak benim gibi Mevlana Celaleddin Rumi'nin hayatına pek vakıf olmayan kişiler için bilgi verilmesi maksatlı yazdım. Tabi kitabı edinip, okursanız daha fazla bilgi sahibi olursunuz. Çünkü kitapta bundan daha fazlası mevcut. Ben bu postu daha fazla uzatmamak adına bazı konuları yüzeysel olarak aldım. Umarım bilgi almak isteyen kişilere faydası olur....


Hoşça kalın.

21 Aralık 2014 Pazar

BAB-I ESRAR KİTAP YORUMU

Yazar: Ahmet Ümit

Sayfa Sayısı: 392

Yayın Evi: Doğan kitap


Bab-ı esrar, Ahmet Ümit'in ilk okuduğum eseri ve bundan sonra eminim ki son olmayacak. Artık tüm eserlerini merak eder oldum. Bu romanını okuduktan sonra, diğer yazdığı romanları da okumak için çok sabırsızlanıyorum. Ama bu romandan sonra diğer romanlar için beklentim büyük, umarım diğer romanları beklentimin altında değildir. 

Kitabın konusu Konya da yaşamış olan Mevlana ve Şems Tebriz-i arasındaki aşk'a küçük küçük dokunarak hemi öğretiyor. Hemi de 700 Yıllık bir mistik olayı tekrar roman kahramanı suretinde de olsa gözlerimizin önüne getiriyor. Açıkçası bu kitabı okurken Mevlana Celalettinin Ruminin eseri dinleyi vede mesnevi kitabını okumama rağmen mesnevilik vede Şems Tebriz-i hakkındaki bilgimin be kadar eksik olduğunu anladım ve bir Konya'lı olarak kendi kendime kızdım.

Çünkü bu kitaptan sonra öğrendim ki Mevlana'nın kızlığı Kimya ile Şems Tebriz-i evlenmiş. Şems Tebriz-i ise o kızı kıskançlık sonucu boğarak öldürmüş. Kimya öldürdükten sonra Mevlana'nın küçük oğlu Alaaddin'in de  içinde olduğu 7 kişilik bir gurup ile Şems Tebriz-yi bıçaklayarak öldürülmüşler ve sonrada kuyuya atmışlar. Mevlana Celaleddin Rumi'nin büyük oğlu, Şems Tebriz-yi rüyasında sürekli ıslak bir halde ''benim üstümü ört'' diyerek görmesi üzerine, Şems Tebriz-i'yi arayarak, cesedini bir kuyu içinde bulmuş ve çıkarmış... Vs.. Gibi şeyleri bu romanı okurken öğrendim.

Roman her ne kadar bilindik vede tanınmış iki kişiyi anlatır olsa da; olayda mesnevi Poyraz vede Londra'lı Susan'dan olma olan Karen Kimya üzerinden yazılıyor. Karen Kimya henüz 10 yaşında iken babası onu Afkanistan'lı bir dostu ile bırakıp gidiyor. Ve bir daha babasını ne görüyor nede haber alıyor. Karen Kimya yıllar sonra işi gereği bir otelin yangını çözmek için Konya'ya gidiyor. Ve orada onu o kadar enteresan günler bekliyor ki kimi zaman hangisi gerçek, hangisi hayal karıştırıyor... Ara ara rüyasına giren Şems Tebriz-i mi dersin; otelde çıkan bir yangın sonucu ölen kişilerin kaza sonucu değilde bir sabotaj sonucumu öldükleri; ve son olarak ise ettiklerini canı ile ödeyen iki kişinin ölümü mü dersiniz... Buna benzer kah gerilim yüklü, kah polisiye tarzı bu romanda zaman zaman meraklanacak. Zaman zaman gerilecek siniz. Ama hepisinden de önemlisi çok zevkle okuyacaksınız.

İsterseniz romanın tüm içeriğini anlatmayayım da okumayanlar varsa okurken en az benim kadar merak vede büyük bir sabırsızlık ile romanı okusun. Ben bu kitabı elime alınca ilk bölümü okuduğum andan beri elimden hiç düşürmedim. sürekli her fırsatta elime alıp okumak için resmen fırsatlar yarattım. Yazarın başrol kahramanı Karen Kimya yerine sanki kendim geçtim ve o olaylar olurken en az Karen Kimya kadar bende heyecanlandım ve sonucunu merakla bekledim...

Kitabı uykularımdan vede kendime ayırdığım zamanlardan fedakarlık vererek bir haftada okudum. :) O sebepten okumayanlara kesinlikle tavsiye ederim. Ben okumakta geç kalmışım ama sizler geç almayın hemen en yakın kitapçıdan bir tane alıp okuyun.



Hoşça kalın.



3 Mart 2014 Pazartesi

HAZRET-İ PİR MEVLANA CELALEDDİN RUMİ 18 BEYİT DİNLE KİTABINI OKUDUM

Yazar: M.FATİH ÇITLAK

Sayfa Sayısı: 140

Baskı Yılı: 2010




Mevlana Celaleddin ruminin eseri mesneviyi okuduktan sonra bu eser onun yanında çok daha sade bir dille yazılmış... O sebepten daha çok akıcı şekilde ilerledi...

Kitabın ismindende anlaşıldığı üzere Mevlana Celalettin Ruminin ilk 18 eserini ele almış önce beytini yazıyor sonrada onun açıklamasını çok samimi bir usluple okurlarına aktarıyor...

Mesneviden bu ilk 18 beyit adeta mesnevini kalbi gibi yani Kuran'ı Kerimdeki 'Fatiha Şerif'' gibi görüryorlar.

Bu 18 beyit ayrıca bizzat Mevlana Celaleddin Rumi kendisi kaleme almıştır...

Kitabın arka kapağında yazanlar ise, Hazret-i Pir Mevlana Celaleddin Rumi'nin muhteşem eseri Mesnev-i Manevi, asırlardır 'mürşit kitap' özelliğini sürdürmektedir...

Hazreti Pir, bu eseri göz bebeği ve can halifesi Şeyh Hüsameddin Efendiye söylemiş, o da yazmıştır. Ancak ilk 18 beyti bizzat kendisi kaleme almış ve bu beyitleri Mesnevi'nin kapısı ve manalarını açan anahtar olmuştur.

İlk 18 beyit hakkında yüzlerce şerh yazılmış, birçok sufi tarafından bu beyitlere dikkat çekilmiştir. Elinizdeki kitapta, evvelce yapılan açıklamaların yanında beyitlerin peşi sıra gelen hitabı üslubun yankısını duyacaksınız.

18 Beyit Dinle ruhlara nüfus eden bir mesnevi şerhi, yüreklerde yakalayan bir sesleniş...

Ben kitabı sıkılmadan okudum, ama kitabın içinde bazı tasnif etmediğim bölümler vardı mesela kitabın sonunda yazan bir beyiti aynen buraya yazıyorum... '' Bu sözler ne falcılık, nede kehanettir, nede öyle gelişi güzel söylenmiş sözlerdir. Akıldan ve nailden, kişiyi gideceği hedefinden uzak kılan sözler değildir. Adeta Hakk Teala'nın vahyidir ve o vahyin bereketiyle, tefsiriyle ortaya çıkmıştır. Kim için söylendi, hangi sırla dile geldi ve bu mananın gerçek talibi kimdir? İşte bunu muhakkak ki en doğru şekilde bilen Allah'u Teala'dır...''

Yukarıda da yazdığı gibi sanki bu beyitleri ona haşa Allah vahiy etmiş gibi görmesi vede göstermesi beni açıkçası biraz rahatsız etti...

Ama insanların ruhuna hitap eden çok güzel sözleri var orası kesin.

Mesela kitaptan yine bir bölümde Selam hem aşiye verilir hem de cahilere, Aşinaya selam onunla kelam etmeye başlamak içindir. Cahillere verilen selam ise Allah'tan temenni makamında onların şerrinden emin olmak yahut onlarla karşılaştığında fazla kelam etmemek uzaklaşmak için verilir..

Şeklinde cahiller bizi anlamaz bizim sözümüz bizi anlayana şeklinde hitaplarıda var...

Mevlana Celattin Rumi kendisini ney gibi görüyor gurbette yaşayan, hasretlik çeken asıl aradığı şeyi bulamayan tıpki ney gibi oda kamışlıkta hiç bir şeyken kesiliyor sonrada ateşte yanıyor sonra güneşin alnında günlerce kurutuluyor sonra 3 delik deliniyor... Ve kamışlikta hiçbirşeyken o kadar çok mezaketten vede acıdan geçince gönüllere hitap eden kıymetli bir alet oluyor... Tıbki benim gibi ben onca acıdan vede sınamadan geçmese idim şimdi bu şekilde bu mertebede olmazdım diyor hatta bir sözü ilede hayatını özetliyor... '' Hamdım, piştim, yandım '' şeklinde de...

Okumayanlar vede mesneviye merak salmışların okumasını tavsiye ederim...

Hoşça kalın...

13 Ocak 2014 Pazartesi

MEVLANA CELALEDDİN RUMİNiN ESERİ MESNEVİ 2

Mesnevi, Mevlana Celaladdin Rumi'nin en önemli eserlerinden biridir... Ben mesnevinin 2. cildini okudum. Kitap her ne kadar eski dilden çevrilmiş olsada anlatımda sadelik söz konusu değil, O sebepten kitabı anlamakta zorluk çektiğimiz anlar oluyor... Kitabı anlamak için okurken biraz ince düşünerek okumak lazımki anlayabilesin yoksa her insan kolay kolay anlamaz...

MEVLANA CELALEDDİN RUMİNiN ESERİ MESNEVİ 2 KİTABI HAKKINDA BİLGİ


Mesnevideki her beyitlerde kafiye söz konusu, tıpki leyla ile mecnun kitaplarındaki kafiyeler gibi...

Ara ara kitaptan koptuğun anlar olduğu için kitabı bitirmekte çok zorluk çektim. Normalde başladığım hiçbir kitabı yarıda bırakmadığım için kendimi zorlayarak kitabı bitirdim. Yoksa herhalde çoktan kitabı yarıda bırakırdım...

Genel olarak şunu belirtmeliyim ki kitabın içeriğinde maneviyat duygularından çok bahsediyor... Genellikle kitapta bir sürü kıssadan hisse tarzında hikayeler yer almakta... Mesela kitabın içerisinde yer alan bir hikayeyi aynen yazıyorum... ''   Birisinin,meyvesini yiyenin ölümden kurtulup ebedî hayata ulaşacağı ağacı aramaya kalkışması


Bilgili biri, hikâye yollu “Hindistan’da bir ağaç vardır. 
Meyvesini yiyen ne ihtiyarlar, ne ölür!” der. 
Bir padişah bunu duyar, doğru sanıp o ağaca ve meyvesine âşık olur. 
Bu ağacı bulmak, meyvesini getirmek üzere divan adamlarından bilgili birisini Hindistan’a yollar.

3645. Adamcağız yıllarca Hindistan’da o ağacı arar, tarar.
Bulmak için şehir şehir gezer, ne ada bırakır, ne dağ bırakır, ne ova bırakır! 
Kime sorduysa “ Bu ne arıyor, deli mi, ne?” diye güler, alay eder. 
Niceler alaya alıp döverler, niceler istihza edip “Akıllı, 
Senin gibi zeki ve temiz kişinin bu arayışında elbette bir esas var, hiç boş olur mu?” derler.

3650. Ona alay yollu ettikleri bu riayet de ayrı bir tokat hattâ bu eni konu tokattan da beter! 
Bazıları alaya alıp “ Ey ulu kişi pek korkunç, pek geniş bir iklim olan filân iklimde, 
Falan ormanda yemyeşil bir ağaç vardır. Pek yüce, pek korkunç.. her dalı koskocaman” derler. 
Padişah adamı, kimden ne duyarsa aramak için gayret kemerini kuşanır.
Orada nice yıllar gezip tozar. Padişah da ona mallar yollar durur.

3655. Gurbet diyarında bir hayli zahmetlere uğrar, nihayet âciz kalır. 
Ne maksudundan bir eser görünür, ne de sözden başka bir şey! 
Ümit ipi üzülür, aradığını aramaz olur, usanır.
Padişah yanına dönmeye niyet eder, ağlaya, ağlaya yola düşer.

Kitabı tavsiye edermisiniz diye sorarsanız?...Bilemem eğerki klasiklere karşı bir merakınız varsa okuyun... Ama öyle mutlaka okuyun çok güzel bir kitap zevkle okuyacaksınız diyemem. Ama dediğim gibi bu tarz şeylere karşı merakınız varsa bir okuyun...

Hoşça kalın...